•Dergi 1          •Dergi 2       Dergi 3       Dergi 4



 

 

 

Dergi 1
.

Hep öyle bilmiştik... Sağlık her şeyden önce gelirdi ve olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibiydi. Hep öyle düşünürdük... Aileler çocuklarının doktor olmalarını isterlerdi ve hekimlik toplumun gözbebeğiydi. Artık bir yanılgıyı tam da içinde yaşıyoruz. Sağlık ortamı ülkemizin yaşadığı yapısal ve ekonomik sorunlardan nasibini çokça almasına karşın, kendine özgü çelişkileri ve karmaşası içinde hekimlerin omuzlamasıyla ayakta kalabilmektedir ve diğer toplumsal sektörlere göre de daha iyi hizmet üretebilmektedir.

Bununla beraber, hekimlik kavramı son yıllarda giderek artan yıpranma - yıpratılma sürecine itilmiştir. Bu duruma nasıl ve neden gelindi; nerelerde yanlış yaptık, neden müdahale edemedik. Bu trend böyle mi devam edecek... Bu soruları samimi olarak kendimize sorabilirsek, belki de ortak cevaplar üzerinde yeni kararlar alabiliriz. Tek kaygı hekimin toplum içinde yerinin sarsılması olsaydı, düşüncelerimiz ben merkezcil olarak nitelendirilebilirdi. Sağlık hizmeti ve sağlık çalışanları bir bütünün parçalarıdır. Evrensel sağlık değerlerini savunmak ile hekim haklarını savunmak kimilerinin düşündüğü gibi birbirinin karşıtı değil birbirini tamamlayan tavırlardır. Sağlık hizmeti üst düzey, bilgi yoğun ve insana odaklı bir hizmettir. Ülkemizde anlaşılamayan önemli nokta bu olsa gerek insan unsurunu görememek. Hizmet verenleri değersizleştirdikçe hizmeti de değersizleştirmiş olursunuz.

Hekimlik ölümle yaşam arasında müdahaleci olan; insancıllık, duyarlılık, yüksek sorumluluk, sürekli eğitim ve özgüven gerektiren bir meslektir. Türkiye'de 84.000 hekimin yaklaşık yarısı, sadece kamudan aldığı ücretle geçinmeye çalışmaktadır ve ülkenin en uzun okuyan meslek grubu sosyal ve ekonomik sorunlarla iç içedir. Toplumun göz bebeği olmaktan şamar oğlanı olma sürecini birey olarak kendi hayatında yaşayan hekim çoğunluğu; yıllar içinde toplum ve yakın çevrelerince yüklenen yüksek beklentiler, idealize ettikleri gelecek planları ve yaşadıkları gerçek sosyal tükeniş arasında bocalamakta, bu yapılanma da isteksizliğe, küskünlüğe özgüven kaybına, işine yabancılaşmaya ve sağlık alanı dışı arayışlara zemin hazırlamaktadır. Hekimlik kutsal kabul edilen bir meslek olsa da bireylere uygun sistem ve ortam hazırlanmadan sürekli idealizm beklemek büyük bir haksızlıktır. Aradığımız seçkin bir zümre olunması hiç değildir, aradığımız sosyal ve ekonomik açıdan değeri ve önemi fark edilen ve kişilerin yaptığı işi yaşayabileceği zihinsel berraklık ortamının sunulabilmesidir.

Her sektör gibi sağlık sektörünü de finansmanı ile birlikte değerlendirmek gerekir. Ülkemizde kişi başı sağlık harcaması yılda 113$ kadardır ve genel bütçeden sağlığa ayrılan pay yıllardan beri %3 ler civarındadır. Unicef verilerine göre Yunanistan'da kişi başı sağlık harcaması 803 $, İngiltere'de 1454$, Almanya'da 2677 $ dır. Bunun anlamı, Yunanistan sağlığı için her vatandaşına Türkiye'nin 7 katı, İngiltere 13 katı ve Almanya 24 katı harcama yapmaktadır. Sağlık alanında yaşanan sorunların ana kaynağı bu rakamlarla apaçık ortadadır. Yaşanan ekonomik krizler ve bütçenin yarısına yakın faiz ödemeleri hükümetleri zorlasa da, her ülkenin kendi iç dinamikleri olsa da, sağlığa ayrılan finansmanın bu kadar düşük olması toplum sağlığının pek de önemsenmediğinin göstergesidir. Bu finansmana bu hizmet aslında çok da iyidir.

Hekim kitlesi ülkemizde heterojen bir yapı içindedir. Uzman hekim-pratisyen hekim - asistan hekim- öğretim üyesi hekim ve muayenehanesi olan ve olmayan hekim gibi. Değişik hekimlik uygulamaları içinde çalışan meslektaşlarımızın olması hekim ağırlığının tek vücut olarak ortaya çıkmasına engel olmuştur. Ancak son yıllarda yaşanan olumsuzlukların her kesimi çokça yıprattığı bir gerçektir ve artık hekimlerin kendi mesleki ortamlarıyla ilgili birlik olabilmeleri için daha çok sebep vardır.

Yasalarımıza göre hem kamuda çalışıp hem de özel işyeri açma yetkisi verilmiş tek ana meslek grubu hekimliktir. Bu yasal hak bir ayrıcalık gibi görünse de kendi içinde çelişkiler de taşımaktadır. Kamuoyunda özellikle cerrahi branş hekimleri açısından hekimin imajını zedeleyen haber ve yorumlar eksik olmamaktadır ve çoğu zaman hak edilmiş kazançlar zan altında kalmaktadır. Artık bazı tabuların konuşulması ve ilave yasal düzenlemeler için çalışmalar yapılması zorunludur. Temel sorunlardan birisi de kamuoyunda hekimlerin sesinin cılız çıkmasıdır. Bireysel olarak popülaritesi ve güçlü etkisi olan birçok hekim olmakla beraber, kurumsal anlamda kamuoyu oluşturmak en büyük eksiğimizdir. Özlük haklarıyla ilgili eylemler ve çalışmalar güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturabilmek içindir fakat bu baskı hep güdük kalmaktadır. Kabul etmeliyiz ki hekimliğin değersizleştirme sürecinde hükümetlerin, sağlık ve çalışma bakanlıklarının, TTB nin ve medyanın yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla çeşitli oranlarda payları vardır. Bu süreçte organize komplo teorileri gündeme getirmek sadece kafaları karıştırır ve olası çabaları da hedefinden saptırır. Genel olarak hekimlerin meslek örgütleri kanalıyla sorunlarına çözüm alınabileceğine yönelik inançları azdır. Gerçekten de şimdiye kadar yapılan eylem ve çalışmalardan ciddi kazanımlar sağlanamamıştır. 84.000. hekimi temsil etmek çok büyük bir güce sahip olmak demektir. TTB bu gücü hissetmeli ve hissettirebilmelidir. Bu gücü harekete geçirebilecek heyecanı ve güveni yaratabilmelidir. TTB başkanı bir söz söylediğinde, bir adım attığında ses getirmelidir, ancak 84.000 hekimi de yanında bilebilmelidir. Böyle bir örgütsel yapı yaratabilmek için herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Tabii ki, TTB demokratik kurallarla oluşan kendi örgütlülüğü çerçevesinde, ülke ve sağlık politikalarıyla ilgili fikir yürütmeli ve politika üretmelidir. Ancak gidişin artık bir şeyler yapmanın gerektiğini dayattığı bir dönem yaşıyoruz.

Gelinen noktada, Tabip Odaları ve TTB nin özlük haklarını tam bir içtenlikle tek hedef olarak belirlemesi, katılımları geniş tutabilmek için fikir empoze etmekten kaçınarak, ayrıntıya inmeden sadece genel kabul gören hedeflere odaklanması gerekmektedir. Örneğin özelleştirmeye hayır dediğinizde özelleştirmeye karşı olmayanları dışlamış oluyorsunuz. Uzun vadeli planlar kısa vadeli hedeflere engel teşkil ediyorsa önce kısa vadeli hedeflerin üzerinde durulması daha akılcı olacaktır. Son dönemde referandumla başlayan geniş katılımlı etkinlikler olmuş fakat bu yükselen trend ölüm oruçları süreci ve ekonomik krizlerle birlikte geriye düşmüştür. Kanımca o dönemden alınacak dersler vardır. Ayrıca TTB' den ikili ilişkiler ve lobicilik faaliyetlerine önem vermesi, toplumsal etkisi olan hekimleri kazanması, medyayı daha iyi kullanması ve olumsuz yayınlara müdahalede hızlı ve çok aktif olma konusunda kendisini donatabilmesi, daha pragmatik olmasını beklemekteyiz. Hekimler birde tabip odalarına gelmiyorlar, katılmıyorlar diye suçlanmaktadır. Bu noktada durup düşünmek gerekir; İlgiyi azaltan, hekimleri uzaklaştıran sebepler nelerdir? Tabip odalarında tek yanlı, ideolojik ve kişisel eğilimler mesleki örgütsel güce zarar vermektedir, Hekim arkadaşların da eğer kaygıyı yaşıyorlarsa, tabip odası biziz diyebilme ve salt eleştirme yerine katılma ve katılarak eleştirme aşamasına gelmelerini bekliyoruz.

Bugünden yarına kutlanabilir 14 Martlar oluşturabilmek umuduyla...

Afyon'da ilk hastane yapımına devrin padişahı Sultan Abdülhamid'in emirleriyle 1907 yılında başlanmış ve iki yıl sonra Gureba (Garipler) Hastanesi adıyla bugünkü Köy Hizmetleri Müdürlüğünün bulunduğu alanda hizmete açılmıştır. Bu hastanede yatak sayısı 28 olup, hizmet kadrosu şöyle idi: Baştabib Mukbil Bey , Cerrah İbrahim Bey, Müdür Mehmet Efendi, Katip Rıfat Efendi, Eczacı Simon Efendi, Hizmetli kadrosu ise üç erkek iki kadın hademe ve bir aşçıdan ibaretti. Bu ilk hastane, eski hükümet konağı ile birlikte yapılmış, balkan, cihan, ve istiklal savaşlarında hizmetler vermiştir.

1930 yıllarından sonra Recep beyin baştabibliği sırasında Gureba Hastanesi ihtiyaca cevap veremez hale gelince zamanın Bayındırlık Bakanı hemşehrimiz rahmetli Ali Çetinkaya'nın gayretiyle yeni bir hastanenin gereğine inanarak bu yöndeki çalışmaları bizzat takip ve teşvik etmiştir. Bir yandan Afyon halkının yardımları bir yandan sıhhat ve içtimai muavenet vekaletinin yardımlarıyla 1937'de hastanenin yapımına başlanmış temeli bizzat Ali Çetinkaya tarafından atılmıştır. Mali ve bazı teknik imkansızlıklar nedeniyle inşaasına bir süre ara verilmiş 12.05.1945'de inşaasına yeniden başlanmış ve 12.06.1946'da hizmete açılmıştır. Halkın katkılarından dolayı hastaneye Millet Hastanesi adı verilmiş sonra da Devlet Hastanesi olarak adı değiştirilmiştir.

1972'de Göğüs, sonra Sigorta Hastanesi ve Doğumevi, 1987'de Trafik Hastanesi, geçtiğimiz yıllarda da Araştırma Hastanesi hizmete girmiştir. O tarihlerde kazalarda hastaneler olmadığı için devlet hastanesi çok yoğun çalışmakta idi. Buna rağmen artan nüfus ve anayolların ilimizden geçmesi nedeniyle çoğalan trafik kazaları zamanla yatak ve uzman hekim sayısını artırmak zorunluluğunu getirmiştir.

Hekim sayısının azlığı nedeniyle Tabip Odası açılamamış ve ilimiz Konya Tabip Odasına bağlı olarak çalışmıştır. Ayrı bir Tabip Odası kurmak için müracaat ettiğimizde hekim sayımız yüz olmadığı için Uşak ile yüz hekim sayısını tamamlayarak 1981'de başlayan bu gayretimiz sonucu 1982'de Afyon-Uşak Tabip Odasını kurduk.
Kurucular : Op.Dr. Muharrem Kaplan, Op.Dr. İhsan Saraçoğlu, Op.Dr. Mehmet Emin Büyükerkmen, rahmetli Yılmaz Tuncer, ve diş tabibi Asım Dönmezer den ibaretti. Bir süre böyle çalıştıktan sonra hekim sayımız yüzü bulunca ayrıldık ve bugünkü odamızı müstakil hale getirdik. O günlerden sonra odamızın bugünkü hali takdire şayandır.

Kaliteli bir sağlık hizmeti sunma, ülkenin sosyal ve ekonomik düzeyiyle yakından ilgilidir. Toplumun yararını temel alan bir sağlık sistemi, toplumda en fazla gereksinimi olan kesimlere yönelik sağlık hizmetini sunma üzerine kurulur. Yani sağlık hizmetinde önceliği çocuklar, yaşlılar, hastalar, güçsüzler, anneler alır. Başkalarının desteğine gerek duyan insanların hayatı yaşanmaya değer bulmaları, sağlık hizmetlerinin katkısı ile olur. Şu anda ülke genelinde çoğu sağlık personeli rutin bir devlet memuru gibi çalışan değil de, kendini feda ederek çalışmayı özümsemiş görünümdedir. Sağlık hizmetlerinde ki çalışma koşulları, topluma verilen hizmetin niteliğini belirleyen en önemli etmenlerdendir. Örneğin; iş yükünün fazla olması, personel azlığı, çalışanların becerilerini daha az uygulamalarına ve geliştirememelerine, motivasyonlarını yitirmelerine ve dolayısıyla istenen tedavi ve hizmeti sağlayamamalarına yol açabilir. Aynı zamanda fizyolojik olarak bakım yapılan hastaya verilmesi gereken psikolojik bir desteğin verilememesine neden olabilir. Bu anlamda, hekimlerin ve sağlık personelinin çözülmesi gereken en önemli sorunları, çalışma saatlerinin, ücretlerinin düzenlenmesi, eğitim, hastalık, analık izinlerinin düzenlenmesi, kendi ve ailesi açısından gelecek korkusundan kurtulmasındadır. Geçmişte özel bir duruma sahip olan hekimlerin özlük hakları yaygın bir tartışma konusu olmamıştır veya hekimler arasında da öncelikler arasında yer almamıştır. Ancak daha sonra ülkemizdeki ekonomik sıkıntılar sonucu, bu gelişmelerden olumsuz etkilenen hekimlerin özlük hakları da öncelikli ve tartışılır bir pozisyona gelmiştir. 1992-1998 yılları arasında yalnızca özel sektörde çalışan hekimlerin oranında önemli bir değişiklik olmazken, kamuda çalışanların arasında ve özellikle part time çalışma oranlarında bir artış olmuştur.(% 34'den % 58'e artmış) Hepimizce bilinen bir gerçektir ki part time çalışma, verilen hizmetin kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Yapılan araştırmalar,hekimlere kamuda yeterli ücret verilirse muayenehanelerini kapatma arzusu taşıdıklarını göstermiştir. 1991'de 1/4 derecesinde uzman hekim 1132 $ ücret alır iken, 2002 yılında 508 $ almaktadır. Yine 1991'de 794 $ aylık ücret alan 8/3 derecesindeki pratisyen hekim 2002 yılında 394 $ aylık ücret almaktadır, (kaynak TTB yayınları) Bu ücret azlığına bağlı olarak kendini bilimsel olarak yenilemesi gereken hekim, bunu yapamamakta, bu nedenle de motivasyon azalmasına ve kalitenin azalmasına neden olmaktadır Yaşam ve çalışma koşullarındaki değişiklikler, sağlık hizmetlerinde de değişimi gerektirmektedir. Çağımızda gerek iş, gerekse ev ortamındaki gerginlik, sağlık hizmetleri içinde psikolojik hizmetlerin genişletilmesini gerektirmektedir. Yine doğuşta beklenen yaşam süresinin artması ve eskiden tedavisi mümkün olmayan ciddi hastalıkların tedavisindeki olumlu gelişmeler, yaşlılar ve kronik hastalara yönelik hizmetlerin genişletilmesini gerektirmektedir. Tıptaki teknolojik gelişmeler ve sanayicilerin tıbbi cihaz ve ilaç endüstrisine olan yatırımları kullandığımız ve sunduğumuz sağlık hizmetlerindeki kalitenin artmasına neden olmaktadır. Artık günümüzde tedavi edici hizmetlerin tek başına yetmediği, iş sağlığı, koruyucu hekimlik, hijyen gibi önleyici hizmetlerinde gelişmesini gerekli kılmaktadır. Kronik hastalıkların artışı, uyuşturucu kullanımı, çevre atıklarının sağlığımızı etkilemesi de rehabilitasyon hizmetlerine olan gereksinimi artırmaktadır. Bu nedenle sağlık alanındaki eğitim ve iyileştirme çabaları söz konusu problemlerin çözümünde mutlak gereklidir. Sağlık personeline verilen eğitim, sağlık hizmetlerindeki değişikliklere, kullanılan ve yeni geliştirilen teknolojiye uyum sağlayacak nitelikte olmalıdır. İlimizdeki sağlık problemlerinin çözümüne katkıda bulunmak, tek amacı kaliteli sağlık hizmeti sunmak olan hekim ve sağlık personelimizin önerileri ve görüşlerini ifade edebilmek amacıyla çıkacak olan dergimizin uzun soluklu olması dileğiyle saygılar sunarım.

Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Tıp Hekimlerinin merkezi örgütü olan Türk Tabipler Birliği; 54 oda yönetiminin oluşturduğu merkezi örgüttür. Önümüzdeki dönem oda seçimleri, daha sonradan Türk Tabipler Birliği yönetim organları seçilecektir. Mevcut odalar üye sayısına göre 5 ya da 7 yönetim kurulu üyesini, yedeklerini, denetim kurulu ve yedeklerini, onur kurulu ve yedekleri ile üye sayısına göre merkez delegelerini seçecektir. Bu delegelerde Ankara' da yapılacak genel kurulda Türk Tabipler Birliği yönetim organlarını seçeceklerdir. Yasa gereği Türk Tabipler Birliği merkez yönetim kurulu Ankara' da ikamet eden hekimler tarafından oluşturulur. Bu antidemokratik bir uygulamadır. Ayrıca 500 üyesi olan Tabip Odası da 7 delege göndermekte, 20.000 üyesi olan Tabip Odası da 7 delege göndermektedir. Bu maddede demokratik değildir. Bu yasaların TBMM'nce değiştirilmesi gerekmektedir. Yıllardır yeni düzenlenen yasa tasarısı Meclis gündemine girememiştir. Bu sorunun aşılabilmesi ve daha geniş katılımlı olması açısından tüm oda başkanları ve birer delegeden oluşan Genel Yönetim Kurulu mevcuttur. Bu kurul sorunları tartışır, mücadele biçimlerini saptar, kurul içerisinden 7 kişiyi ( farklı illerden) seçerek yönetim kurulunun çalışmalarına katılmasını sağlar. Bu demokratik bir örgütlenme modelidir. Mesleki sorunlarımız giderek artan bir şekilde devam etmektedir. Bu sorunların çözümü ancak tüm hekimlerin kendi taleplerine sahip çıkmasıyla mümkün olabilir. Bunun için tabip odalarına tüm hekimlerin sahip çıkması, sorunların çözümü için taleplerin olgunlaştırılması ve bu taleplerin merkezileştirilerek Türk Tabipler Birliği ve Tabip Odaları'nın önderliğinde, tabanın da zorlaması gerekmektedir. Bu hekimlerin birlikteliğini sağlar. Türk Tabipler Birliğinin mesleki sorunları esas alan ve tüm hekimleri kucaklayan bir yapıya dönüştürülmesi en önemli isteğimizdir. Günümüzde farklı bakış açısına sahip olsak da maddi ve manevi olarak hekimlik onurunun ayaklar altına alındığı 22 yıldır biriken ve çözülemeyen sağlık sorunlarının hem halkımızı hem bizi çok zor durumda bıraktığı dönemi yaşıyoruz. Tüm hekimlerin ve sağlık personelinin sorunları ortaktır. Bu dönem bu sorunların çözümü için önemli adımların atıldığı dönem olsun. Hekimlerin sorunlarına ve mesleki örgütüne sahip çıkması, yöneticilerin sorumluluğunun bilincinde olması dileğiyle.

Diabetin önemi, hasta bireylerin yaşam kalitesi ve süresini azaltması kadar, Dünya Sağlık Örgütü tarafından 'salgın' olarak tanımlanmasına neden olacak düzeyde ve gerek erişkin, gerekse çocuklarda artan sıklıkta görülmeye başlanmasından kaynaklanır. (1-3) Nedenlerinin tam anlaşılamaması (4,5) ,diabetten korkulmasına yol açmakta ve etkili önlemler alınmasını güçleştirmektedir. Diabetin tek bir hastalık olmayıp, değişik nedenlerle ortaya çıkan bir 'sendrom' özelliğinde olması (6), çözümlenmesine başlıca engeldir.

Diabetle bağlantılı kalıtsal bozuklukların tanımlanmaya başlanması bile, ancak hastalığın gelişiminin karmaşık ve çok boyutlu olduğu gerçeğinin ve kalıtsal olan veya olmayan çok sayıdaki etkenle ilişkisinin ortaya çıkarılmasına yaramıştır. Diğer yandan, çağımıza özgü kimi olumsuz alışkanlık ve davranışların diabet salgınına katkıda bulunduğunu destekleyen veriler çoğalmaktadır. Örneğin, 'yetersiz hareket, aşırı gıda tüketimi olarak özetlenebilecek olan 'Batılı' yaşam biçimi yaygınlaştıkça, az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere, tüm dünyada çocuk ve erişkinlerde şişmanlık ve Tip 2 diabet birbirine paralel olarak art maktadır.(1-3,7). Şişmanlıkla sonuçlanan alışkanlıkların, diabete olan kalıtsal yatkınlığın ifadesini kolaylaştırdığı sanılmaktadır. Çarpıcı bir diğer bulgu, giderek daha küçük yaşlarda ve daha çok sayıda Tip 1 diabet olgularına rastlanmakta oluşudur; olası nedenleri arasında, yine çağımıza damgasını vuran değişikliklerden olan, yeni doğanların anne sütü almak yerine, inek sütüne maruz kalması öne sürülmektedir. Kalıtsal olmayan etkenler arasında intrauterin olanların etkileri ortaya çıkarıldıkça yeni kaygılar duyulmaktadır. Normal doğum ağırlıklı olanlara göre, düşük ya da yüksek doğum ağırlıklı bebeklerde belirlenen diabet riski artışı (9) , önlemlerin intrauterin dönemden başlayarak alınması gerektiğini düşündürmektedir ki, bu hedefe yakın gelecekte ulaşmak, özellikle yoksul ülkeler için bir düşten farksızdır.

Diabetin çağımız açısından taşıdığı önem, dünyada başta gelen körlük ve son dönem böbrek yetmezliği nedenleri arasında bulunmasından ve hastaneye yatış, sakatlanma ve erken ölüme yol açan başlıca kronik sendrom olmasından da kaynaklanmaktadır. Diabetle ilgili en ciddi bulgu ise öldürücülüğünün sınırlandırılamamasıdır. Tip 1 diabette geçen yüzyıl sonlarına doğru, önceki dönemlere göre ölün oranında sağlanan azalma eğilimi durmuş durumdadır; Tip 2 diabette ise ölüm oranı hiçbir dönemde azaltılamamıştır.(1) Hastaların diabetten ötürü mahkum oldukları üretkenlik kayıplarının ve erken ölümlerinin yanı sıra yaşadıkları sorunların sınırlandırılması umuduyla harcanan kaynaklar, toplumların geleceğini tehdit eder hale gelmiştir. Özellikle Tip 2 diabetteki artış 'yaklaşan Fırtına' olarak yorumlanmasına neden olmuştur. Ancak Tip 1 diabetinde arttığını göz önüne alarak diabetin, her iki tipiyle, 'yaklaşan olmanın çok ötesinde, 'gerçek' bir 'fırtına' olarak görülmesi ve ciddiye alınması daha doğru olacaktır. İçinde, belki de gerçek boyutlarını fark edemeden yer aldığımız diabet fırtınasının denetlenebilmesi için; yeni olguların ortaya çıkışını ya da hiç değilse varolan olguların erken tanısıyla sakatlanma ve erken ölümlerinin önlenmesini sağlayacak yaklaşımlara acilen ihtiyaç vardır.

Teknolojinin en hızlı geliştiği 2 alandan biri olan (diğeri Askeri) tıp alanındaki gelişime paralel olarak hekimden ve tıp eğitiminden beklentilerde hızlı bir değişim geçirmektedir. Gelişmiş toplumlar, yetişkinlerinin ileri yaşlara kadar ulaşabildiği, çocukların hastalanmadan büyüyebildiği, stresin olabildiğince azaltıldığı bir toplum oluşturma çabasındadır. Artık internet kaynaklarından yararlanarak hastalıklar ve tedavilerine yönelik bir çok bilgiye ulaşılabilmekte, sağlık uygulamalarına yönelik beklentiler de artmaktadır. Sağlık hizmetlerinde koruyucu hizmetlerin önemi belirginleşmekte yalnızca hekim değil, hizmetin bir sağlık ekibi tarafından yürütülmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Gelecekte hekimler daha önce hiç karşılaşmadıkları durumlarla karşılaşabilecek, mesleki bilgi ve becerilerle kendini donatmış, alanlarındaki her türlü gelişmeyi izleme becerisinde kişiler olacaktır. Beklentilerdeki değişimler yeni eğitim modellerini gündeme getirmektedir.

Tıp eğitiminin temel amacı bireyin ve toplumun sağlığına katkıda bulunacak nitelikli hekim yetiştirmektir. Tıp eğitiminde klasik, entegre ve probleme dayalı eğitim olmak üzere belli başlı 3 temel sistemden bahsedilmektedir;
Klasik sistem, bir hekimin kazanması gereken bilgi ve becerileri belli bir sıralama içerisinde tıbbi disiplinlerin kendilerine ait konulan anlatmaları ve öğretmelerine dayalı bir sistemdir.
Entegre sistemde, tıp bilimindeki disiplinlerin eğitim dönemi içinde yatay ve dönemler arası dikey entegrasyonu sağlanır. Bir anlamda eğitimin her bileşeni, zaman sıralamasında kendinden önceki bileşenin desteği yada üstüne kurularak bir sonrakini destekler ya da zemin oluşturur. Böylece farklı disiplinlerin bakış açıları ile yığılımlı ve bütünsel bir öğrenmeye ulaşılır. Günümüzde öğrenme, "tümünü bilmek" ten "nasıl olduğunu bilmek" kavramına dönüşmüştür. Bilginin aktarılmasından öteye geçerek sorunu çözebilme, bilgiye ulaşma yollarını öğrenme noktasına gelinmiştir, öğrenci, pasif dinleyici olmaktan çıkıp aktif Öğrenici konumuna gelmiştir. Eğitim programları öğretici merkezliden öğrenci merkezliye dönüşmüştür.
Üçüncü eğitim modeli olan probleme dayalı eğitim bu gereksinimler ve yaklaşımların sonucudur. Temel prensibi, öğrenenleri mesleksel yaşamlarında karşılaşacakları durumların bir benzetmesi sayılabilecek koşullarla karşı karşıya getirmek, karşı karşıya oldukları durumları çözmelerinde bir taraftan rehberlik ederek kendi kendilerine araştırmalarını ve öğrenmelerini sağlamaktadır. Bu da hızla gelişen ve değişen tıp biliminin öğrenilmesinde esnek ve yaratıcı, bireysel öğrenme farklarını gözeten bir öğrenmeye yol açar. Gelişmiş ülkelerin tıp eğitiminde, bu üçüncü eğitim merkezi benimsenmekte ve uygulanmaktadır. Türkiye'miz de ise, maalesef klasik ve entegre sistemlerle tıp eğitimi verilmekte, probleme dayalı eğitime geçilememektedir. Sağlığa ve eğitime genel bütçeden ayrılan payların yetersizliği, gereksiz yere ve gerekli donanımdan yoksun tıp fakültesi açılmaya devam etmesi (1964 yılında 4, 1970'de 8, 1975'de 16, 1989'da 24, 1998'de 47, 2002'de 50 tıp fakültesi sayısı); tıp fakültelerindeki kontenjanların kapasitenin üzerinde oluşu; Türkiye'nin gereksinimi olan hekim modelinin belirlenmemiş olması ve müfredatın buna göre ayarlanmamış olması; tıp eğitiminin topluma dayalı olmaması; beceriye dayalı metodlar yerine teorik eğitim uygulanıyor olması; tıp eğitiminin yaşam boyu sürekliliğinin öğrenciye aktarılamaması Türkiye'deki tıp eğitiminin önündeki belli başlı sorunlardır.

Tıp eğitiminin önündeki bir diğer ve belki de en önemli sorun ise son yıllarda ülkemizde yürütülen yanlış politikalar sonucu, tıp eğitimi arzulayan kalifiye beyin sayısındaki azalmadır. Hekim bir süre öncesine dek çevresi ve ailesi tarafından toplumda saygı gören bir profesyonel olarak algılanmakta, buna bağlı olarak da tıp öğrencisi olmak isteyenler tıp alanına hevesli, insanlara yardım etmekten hoşlanan, maddi kaygılar yaşamayacaklarını düşünen bireylerden oluşmaktaydı. Türkiye'de ki tıp eğitiminin önündeki bu sorunlardan sıyrılmış, en az gelişmiş ülkeler seviyesinde ve entegrasyonu yakalamış, ileriye güvenle bakan sağlık ordusu ve sorunsuz bir tıp eğitimi umuduyla, yeni dergimizin hayırlı ve kesintisiz olması dileğiyle...

Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir. (Yahya Kemal Beyatlı)
Deprem sadece evlerimizi sarsmakla kalmadı, ruhlarımızda da derin sarsıntılar yarattı. O birkaç saniye içinde birden varoluşumuzun tehlikede olduğunu i hissettik. Hiç de gündemimizde değildi ama ölümün çok yakınımıza geliverdiğini fark ettik. Korunmayı ve güvenceyi sembolize eden evlerimizin aslında bizi korumakta yetersiz kalabileceğini anlamak zorunda kaldık. Gelecek planlarımız, umutlarımız, hayallerimiz önemini yitirdi ve bir anlamsızlık belirdi içimizde. Marmara depreminden bu yana deprem olgusu yaşantımızın önemli bir parçası olmuştu ve Sultandağı depremi bu olguyu iyice perçinledi yüreğimize. Artık bir deprem kuşağında olduğumuzu ufacık çocuklarımız bile biliyor, aklımız fikrimiz depremle ilgili haberlerde; ve her an acaba sallanıyormuyuz diye tetikteyiz. Çay-Sultandağı depremi ölü sayısı itibariyle küçük ölçekli bir felaketmiş gibi görünse de, etkilediği nüfus ve ağır hasarlı evlerin çokluğu nedeniyle sosyal etkileri yüksek olan bir deprem olmuştur. Kayıplarımızın çoğu, çöken kerpiç evlerinde ciddi bir travmaya maruz kalmaksızın, evin yapısındaki sıva-kamış ve çamurdan nefes alamayarak can vermişlerdir ve böylesi yürek dağlayıcı bir tablo bu yüzyılda düşündürücüdür.

Depremle ortaya çıkan psikolojik travma bireysel ve toplumsal ji anlamda hem bölgemizde etkili olmuş hem de medya aracılığıyla başta İstanbul olmak üzere tüm ülkeyi sarmıştır. Depremin yarattığı ruhsal etkiler felaket sonrası zaman dilimlerine göre, oluşan kaybın niteliğine göre, psikososyal desteğin varlığına göre ve kişinin stresle başa çıkma düzeyine göre değişkenlik gösterir. Stresle başa çıkma düzeyi kişiden kişiye değişebilir, kimimiz strese daha kolay adapte olabilirken kimimiz daha hassas ve kırılgan oluruz. Olayla birlikte aşırı korku, dehşete düşme, çaresizlik, tepkisizlik ve şaşkınlık ortaya çıkar. Artan uyarılmışlık ve sürekli tetikte olma hali ya da donukluk, deprem anında yaşananların tekrar tekrar yaşanması, olayla ilgili rüyalar görme ve korkuyla uyanma, kalp çarpıntısı, nefes alma güçlüğü, ölüm korkusu gibi otonomik belirtilerle birlikte depremi hatırlatan durumlar karşısında kaçınma davranışları başlayabilir. Genellikle yaşanan temel olay ölüm anksiyetesidir. Kişi tanımlayamadığı, belirsiz bir varoluş kaygısı içine girer. Kendisini, fiziksel bütünlüğünü ve yakınlarını tehlike de hisseder., zihninde korku-kaygı-öfke-suçluluk ve sorumluluk duyguları birbirine karışır. Dünya artık tekin olmayan güvenilmez bir yer halini almıştır. O anda kişi yolun sonuna geldiğini ve her şeyin buraya kadar olduğunu, ölümünün kendisine ve yakınlarına acı vereceğini, plan ve projelerinin sona ereceğini, bakmakla yükümlü olduklarını yarı yolda bırakacağını ve onları koruyamayacağını, ölümden sonraki dönemin nasıl olacağını düşünür. Yaşamın anlamı ağır bir darbe almış, benlik saygısı azalmış, hayata ve dünyaya bakış haksızlığa uğramışlık, öfke ve suçluluk duygularını içermeye başlamıştır. Ölüm korkusunu bilinç dışı savunma mekanizmalarımızla bastırıp çözümlemeye çalışırız.

Yaşanan travmanın boyutu ve kendi içsel yapılanmalarımız bu travmayı kaldıramayacak olduğunda ruhsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Deprem sonrasında akut stres bozukluğu-posttravmatik stres bozukluğu, uyum bozuklukları, fobiler, panik bozukluk, konversiyon bozukluğu, yas reaksiyonu ve depresyon gelişebilir. Örneğin deprem anında bir yaşındaki çocuğunu hemen kucaklayıp, beş yaşındaki çocuğunun yanına gidemeyip öylece durakalan bir annenin yaşadığı suçluluk duygusu onda depresyon ortaya çıkmasına neden olmuştur. Öncelikle kişinin olayla ilgili korku ve kaygılarını dinlemek, duygularını paylaşmak, anlaşıldığını ve yargılanmadığını hissettirmek gereklidir.

Temel ihtiyaçların karşılanması, sosyal destek ve aile desteği kaybedilen güven duygusunun yeniden inşasını başlatır. Depremle ortaya çıkan tablonun algılanması ve yorumlanması üzerinde durarak, hatalı, olumsuz düşüncelerin fark edilip birlikte yeniden değerlendirilmesi yararlı olacaktır. Korkuyu sürekli kılan belirti kümeleriyle ilgili yanılgıları gidermeye yönelik destekleyici bilgiler verilebilir. Yaşanan panik atağın ağır bir kalp hastalığıyla ya da akıl hastalığıyla ilgili olmadığı, bu hastalığın çok yaygın ve tedavi edilebilir olduğu gibi... Evine girememek gibi korkuları olan kişiye, hazır olduğu hissedildiğinde, önce zihinsel olarak sonrada kısa süreli eylemsel olarak korkusunun üzerine gitmesi önerilebilir. Tedavide amaç kişinin benlik bütünlüğünün desteklenmesi, emniyet ve güven hissinin yeniden ortaya çıkarılması, olay öncesi ve sonrası arasındaki bağlantının kurulup işlevselliğin yeniden kazandırılması ve kişinin yeni yaşantılara hazır hale gelebilmesidir. Deprem içimizde bir hüzün bıraktı. Hüzünle depresyon arası bir ince sınır. Depresyon öfkenin kendi benliğine yönelmiş hali, hüzünse çözümlenmiş hali öfkenin, içinde gülücükler yeşeren bir ağlama modeli hüzün. Ve yeni yaşantılara yeni tecrübelerle gidebilmemiz için bir ilk adım...

Hayat zamanda iz bırakmaz

Bir boşluğa düşersin bir boşluktan

Birikip yeniden sıçramak için elde var hüzün...

Attila İlhan

Afetler ne zaman geleceği ve yapacağı zarar önceden bilinemeyen felaketlerdir. Yurdumuzda son yıllarda çok sayıda büyük afetlerle karşılaşılmıştır. Afetler büyük maddi hasarlara neden olduğu gibi insanların psikolojilerine de büyük ölçüde zarar vermektedir, insan psikolojisine verilen zararlar çoğu zaman maddi zararların gölgesinde kalmakta ve bunların düzeltilmesi çoğu zaman sağlık çalışanlarının bile gözünden kaçmaktadır. Yaşadığımız son Çay depreminde bizzat yaşayarak afetlerde psikolojik tedavinin zamanlaması ve önemi konusunu edindiğimiz tecrübelerle değerlendirmek istedik.

Afetlerde en çok görev ve sorumluluk düşen kişilerin başında sağlık personeli gelir. Böyle bir durumda sağlık personelinin aklına hemen ilk yardım, yaralıları tedavi etmek, salgın hastalıkların ortaya çıkışını engellemek ve diğer halk sağlığı hizmetleri gelir. İnsanın biopsikososyal bir varlık olduğunu bildiğimiz halde psikolojik ve sosyal yöndeki oluşmuş etkileri nasıl tedavi edeceğimiz ve ne zaman düzelteceğimiz çoğu sağlık çalışanının olduğu gibi yöneticilerinin ve diğer halk kesimlerinin de hemen aklına gelmez. Geriye dönük afetleri tahlil ettiğimizde afetin ilk günü sağlık ekiplerinin fedakarlı çalışmalarını her yerde görürüz. Yaralıları hastaneye taşıma işi bitince kimsenin gözü sağlık sorunlarını görmez. (görmek de istemez) çünkü afetin ikinci ve üçüncü günü insanlar temel ihtiyaçları olan çadır, battaniye, yiyecek gibi maddelerin temini kaygısına düşmüş olup, bu dönemde elinizde koli koli ilaçla evlerine kadar gitseniz veya psikolojik yardım için kendilerine ulaşsanız, sanki kendilerini engelleyen yararsız kişiler olarak değerlendirilirsiniz. Bizim 1000 nüfusu olan bölgemizde afet sırasında 4 doktor ve 10 hemşire bulunduğu sırada 6 yaşında bir çocuğun 3 gün boyunca devamlı ağladığını ve kimsenin ilgilenemediği bir durum oluştu. Bu dönemde insanlar uğradıkları psikolojik travmanın, hissettikleri korkuların tam manası ile farkında değildirler. Afetin dördüncü-beşinci günü temel ihtiyaçlarının bazılarını karşılamış, karşılayamadıkları ihtiyaçlarına hangi zaman diliminde ulaşabileceklerini hemen hemen tahmin ettikten sonra psikolojik durumlarındaki tahribatların farkına varmaya başlarlar. Bu günler psikolojik destek veya tedavi için ilk adımı atmaya uygun günlerdir. Bu günlerde sağlık çalışanlarının aklına {belki de kendileri de aynı durumda olduklarından) afetzedelerin psikolojilerini tahlil etme, varsa bir bozukluk ona yönelik adımlar atma hemen hiç gelmez.

Psikiyatrist ve psikologlar ise bazen psikolojik tedavi için (bizce) uygun zamanı aşarak bölgeye geç ulaşırlar. Peki ne olur? Genelde afetin onuncu gününden itibaren dışardan yardım için gelen psikiyatrist ve psikologlar yerel sağlık çalışanları ile irtibata geçerek uygulanacak psikolojik tedavinin temellerini hatırlatırlar. O anda yerel sağlık çalışanlarının aklına "biz olayın bu boyutunu niye düşünemedik" şeklinde bir hayıflanma gelir. Yerel sağlık çalışanlarının çoğu bu temel ilkeleri bilmektedir. Fakat olayların genel etkisi nedeni ile uygun yaklaşımı sergileyememişlerdir. O andan itibaren yoğun bir şekilde olayın psikolojik etkileri ve çözüm yollan düşünülüp uygulanmaya başlanır. Fakat bu arada küçük çapta bir göç hareketi olur, artık afetten etkilenen bütün kişilere ulaşma imkanı kalmamıştır. Ülkemiz insanlarının genelinde olduğu gibi sağlık çalışanlarının hepside fedakar ve yardımsever insanlardır. Bir afet durumunda psikiyatrist ve psikologlar da afetten etkilenen insanların yardımına giderler. Bazen kendi bildikleri şekilde bölgeyi dolaşıp, bir şeyler yapmaya çalışmakta bazen de yerel sağlık çalışanları ile görüşerek bölgenin yöresel özelliklerini, etkilenen bölümlerini dikkate alarak ortaya çalışma planı hazırlayıp uygulamaya koyarlar. İşin doğrusu 2. Şıkta belirtilen yerel sağlık çalışanları ile temas kurarak ortak bir plan uygulanmasıdır. Çünkü bazen değişik yörelerden gelen değişik psikolojik yardım ekipleri birbirinden habersiz bir şekilde dolaşmakta, belli bir süre sonunda geriye dönüp bölge incelendiğinde bazı bölgelere hiç gidilmediği bazı bölgelere ise gereğinden fazla gidildiği görülmektedir. Bir bölgeye değişik iki psikolojik yardım ekibinin, aynı gün farklı zamanlarda gittiğini düşünürsek ve aynı şeyleri anlattığını, aynı faaliyetleri uyguladığını düşünürsek hem bu ekipler açısından verimsiz bir çalışma olmakta hem de bu bir organizasyon bozukluğu göstergesi olup, hedef kitlenin güvenini azaltmaktadır. Ayrıca düzensiz ve yerel sağlık çalışanlarının içinde olmadığı ziyaretler, son afetlerde öne çıkan ve menşei bilinmeyen organizasyonlar tarafından amacı şüpheli faaliyetler olarak algılanabilmekte, halkın tepkisini çekerek iletişim sorunlarının çıkmasına neden olabilmektedir. Bütün bu anlatılanlar afetzedelere yapılacak psikolojik desteğin zamanlamasının önemini ve yapılan çalışmaların organize bir şekilde sürdürülmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Bilindiği gibi psikolojik amaçlı yapılan yardımların amacına ulaşıp, verimli olabilmesi için destek uzun sürmeli ve zamanında başlanılmalıdır. Bu amaçla gelen ekiplerin kısa dönem yaklaşımlarından ziyade, belli bir dönem bölgede kalmaları gerekmekte veya orada bulunan sağlık personeline temel yaklaşımlar konusunda 1-2 saat sürecek kısa seminerlerle sağlık personelinin bilgilerini hatırlaması sağlanıp, psikolojik desteğin sürekliliği ile sonuca ulaşılabilsin. Zamanlama konusunda ise afetin 4. veya 5. günü psikolojik yardıma başlanması için en uygun zaman olup, gelen ekiplerce yerel sağlık çalışanlarına olayın psikolojik yönünün hatırlatılıp, hızlı bir şekilde teşhis ve buna yönelik tedavilerini sağlamaya çalışmanın, en uygun ve etkili yaklaşım olduğu kanaatindeyim.

Hepatit karaciğer iltihabıdır. Çeşitli nedenleri vardır; ama en çok bir virüsün yol açtığı hasardan kaynaklanır. Hepatit B virüsü karaciğeri yıkıma uğratan virüslardan biridir. Diğerleri arasında hepatit A, C, D ve E virusları, daha seyrek olarak Epstein- Barr virüsü ve Citomegalovirüs sayılabilir.

Hepatit B virüsü karaciğerde nasıl hasar oluşturur? Hepatit B virüsü (HBV) karaciğer hücrelerinde çoğalır. Ardından vücut enfekte hücreleri öldürerek virüsten kurtulmaya çalışır, işte karaciğer yıkımı büyük ölçüde bu kendini savunma yada bağışıklıktan kaynaklanır.

Hepatit B nasıl bulaşır? Hepatit B kan ve diğer vücut salgılarıyla temas sonucu yayılır. Bu geçiş genellikle derideki bir çatlak aracılığıyla olabileceği gibi vücudun iç yüzey örtülerinden de gerçekleşebilir. Bireylerin Hepatit B'yi alabilecekleri çeşitli yollar aşağıda sıralanmıştır. -Kan transfüzyonuyla,
-Taşıyıcı bir anneden bebeğine, doğum sırasında.
-Ara sıra enjektabl yasadışı ilaç kullanımı,
-Cinsel ilişkiyle, -Steril olmayan iğnelerle dövme yapılırken,
-Yakın aile içi temasla (örneğin jiletlerin yada diş fırçalarının ortak kullanılması),
-Kazayla inokülasyon (örneğin iğne batması),
-Enfekte kan yada salgıların sıçraması (örneğin bazı sağlık görevlileri gruplarında).

Hepatit B virüsü ne tür hasar oluşturur? Hepatit B virüsünün sonucu büyük ölçüde hastalığın başladığı yaşa bağlıdır.
Bebeklerde; Doğumda Hepatit B virüsü bulaşan bebekler hemen her zaman hastalığın taşıyıcısı olmaktadırlar. Öte yandan enfeksiyon doğumda sessizdir; bebekler sağlıklı görünmekte sarılık ortaya çıkmamaktadır. Bu tür bireyler genellikle uzun yıllar tamamen sağlıklı görünürler ama 30-40 yada 50 yaşlanndan sonra hastalanırlar. Yaşamlarının erken dönemlerinde enfeksiyona yakalanan kronik taşıyıcıların yaklaşık %25'inde yaşamları boyunca siroz (karaciğerin nedbeleşmesi) oluşma ve hatta karaciğer kanseri gelişme riski vardır.

Ergenler ve erişkinlerde: Ergenlerin hepatit B virüsü bulaştığında hastalanıp sarılık olma olasılığı yaklaşık %50'dir. Bu hastalığa akut hepatit denir. Diğer % 50 bölümde sarılık gelişmez ve enfeksiyon sessiz(yada"subkilinik") kalır. Erişkinlerin virüsten kurtulabilme ya da virüsü vücuttan "atabilme" şansı yüksektir (%90-%95). Enfekte olup virüsten kurtulmuş bireyler hastalığa karşı bağışıktırlar ve bunlarda uzun süreli karaciğeryıkımı görülmez. Erişkinlerin yaklaşık %5-%10'u virüsten kurtulamaz ve kronik taşıyıcı durumuna gelirler. Bu kişilerde genellikle yıllar boyunca sağlıklı bir yaşam sürerler. Ama kronik hepatit B virüsü taşıyıcılarında siroz ya da kanser gelişme olasılığı yüksektir.

Hekim HBV bulaştığını ya da karaciğerde herhangi bir enfeksiyon olup olmadığını nasıl anlayabilir? Hekime, karaciğer hasarının ya da hepatit B'ye bağlı gelecekte oluşabilecek karaciğer yıkımı olasılığının değerlendirilmesinde yardımcı birçok test vardır. Bu testlerin yorumu her zaman kolay değildir. Bu testlerin başlıcaları aşağıda sıralanmıştır:
1. Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg). Bu test hepatit B virüsü ile enfekte olup olmadığınızı anlamak içindir.
2. Hepatit Be antijeni ve HBV-DNA testi, Bu kan testleri hekime virüsün karaciğer içerisinde çoğalmaya devam edip etmediğini gösterir. Hepatit B'e antijeni bulunan kişiler bu antijenin bulunmadığı kişilerden daha bulaştırıcıdır. Bu kişiler ayrıca süren akciğer yıkımıyla ilgili daha büyük risk altındadır.
3. Hepatit B yüzey antikoru (AntiHBs). Bu kan testi hepatit b 'ye yakalanmış , virüsten kurtulmuş ve bağışıklık kazanmış bireylerde pozitiftir. Hepatit b aşılamasının başarılı olduğu kişilerde de hepatit B yüzey antikorunun pozitif bulunması bu kişilerin bağışık olduğunu gösterir.
4. Karaciğer işlev testleri: Karaciğer enflamasyonu ya da yıkımını gösteren kan testleridir. ALT düzeyi oldukça iyi bir kılavuzdur. Diğer karaciğer işlev testleri, hastada siroz bulunup bulunmadığının anlaşılmasına yardımcı olur.
5. Karaciğer ultrasonografisi ya da sintigrafisi: Bu testler işitilemeyen ses dalgaları aracılığıyla hekimin karaciğeri görüntülemesini sağlar ve siroz ya da karaciğer kanseri tanısına yardımcı olur.
6. Karaciğer biyopsisi. Bu işlem lokal anestezi altında karaciğerin çok küçük bir parçasının çıkarılmasıdır ve bazen karaciğer yıkımını değerlendirme amacıyla kullanılır.

Tedavisi var mı?
Karaciğer hasarı bulunmayan kronik hepatit B taşıyıcılarının tedaviye gereksinimi yoktur.
Karaciğer hasarı varsa, hekim bir antiviral ilaç olan interferon kullanmayı düşünebilir.Bu ilaç tedaviye alınan hastaların yaklaşık %40'ında etkilidir. Bazı yan etkileri yardı r ve tedavinin uzman denetiminde yapılması gereklidir, İnterferon hepatit taşıyıcılarının yalnızca küçük bir bölümünde uygulanır. Siroz gelişmiş hastalarda ise çok etkili değildir.
Karaciğeri düzeltmek için başka ne yapılabilir? Hepatit b taşıyıcıları normal sağlıklı bir beslenme düzenine girmelidir. Alkol günde bir kadehi aşmayacak şekilde en aza indirilmelidir. Hastalar kanla bulaşabilen diğer virüslerle temastan kaçınmalıdırlar (örneğin damar içi ilaç kullanmamalı ve korunmasız cinse! ilişkiye girmemelidirler).

Hepatit B'li hastaların tıbbi gözetim altında kalmaları gerekli mi? Kronik hepatit b taşıyıcısı olan, ancak karaciğer hasarı çok az olan ya da olmayan (HBeAg negatif, fizik muayenesi ve ALT düzeyi normal) kişiler yaklaşık yılda ya da iki yılda bir hekim kontrolünden geçmelidir. Bu hastalarda, özellikle Hepatit B enfeksiyonu doğumda oluşmuşsa, karaciğer hasarının sürme riski az da olsa vardır. Hepatit B'ye bağlı karaciğer hasarı olduğu düşünülen hastalar düzenli biçimde hekim kontrolüne girmelidirler. Genellikle hekimler her 6 ya da 12 ayda bir fizik muayene yapar ve ALT düzeylerini görmek isterler. Hepatit B'e antijeni pozitif hastalarda da karaciğer hasarının sürme riski vardır ve bu kişilerin en azından yılda bir kez hekimlerine kesinlikle başvurmaları gerekir. Siroz gelişmiş hastalar genellikle hekimlerinin yakın gözetimi altında bulunmalıdır.Bazen düzenli ultrasonografi incelemeleri ve alfa fetoprotein düzeylerinin belirlenmesi istenebilir.

Hepatit B'nin yayılmasın ı naşı l durdurabiliriz? Hepatit B'nin yayılmasını önlemede en önemli adım bulaşmaya açık bütün yakın temasta olan bireylerin (aile bireyleri, cinsel ilişkiye girilen kişiler) Hepatit B'ye karşı aşılanmasıdır. Hepatit B'li hastalar aşağıda sıralanan kurallara uymalıdırlar: Kan, organ ya da herhangi bir dokunuzu bağışlamayın. Kanınızın başkasının kanıyla temasına izin vermeyin. Sağlık hizmetinizi üstlenen görevlilere (diş hekimleri dahil) hepatit B pozitif olduğunuzu söyleyin. Sizinle aynı evde yaşayan ve henüz bağışıklığı olmayan herkesin hepatit B'ye karşı aşılandığından emin olun (yapılacak aşılama 6 ay içinde üç enjeksiyonluk bir uygulamayı gerektirir). Çocukların iz aşılanmalıdır. 2. Bebekler doğumlarında pediyatrik dozda hepatit B aşısıyla aşılanmalıdırlar. Ayrıca taşıyıcı annelerden doğan bebeklere doğumu izleyen en kısa sürede bir doz hepatit B immünglobülün yapılmalıdır. Düzenli cinsel ilişkiye giren kişiler aşılanmalıdır. Aşı takvimi tamamlanana ve kan testleri bağışıklığın oluştuğunu gösterene kadar cinsel ilişkinin güvenli olmasına dikkat etmelisiniz. Günübirlik cinsel ilişkilerde gerekli önlemleri alın. Bu önlemler her ilişki sırasında kondorn kullanılması ve travma ya da kan temasından kaçınılması anlamına gelir. Bütün yara ve kesikleri yeterince yalıtacak biçimde sarın. Başka kişilerin eldivensiz olarak yaralarınıza dokunmasına izin vermeyin . Kan bulaşmış atı klan güvenli bir biçimde imha edin. Kan damlayan yerleri çamaşır suyuyla temizleyin. İlaç enjeksiyonunda kullanılan iğne ve diğer malzemeleri başkalarıyla paylaşmayın, işiniz kan ya da diğer vücut sıvılarının başkalarına bulaşmasına neden olabilecek özellikteyse (örneğin invazif girişimlere katılan bir sağlık görevlisiyseniz) sorumluluklarınızı dikkate almalı ve bir danışman ya da hekimle başka iş olanaklarını düşünmelisiniz.

Aşılama konusunda ek bilgiler Hepatit B aşısı oldukça güvenli ve koruyucudur. Aşılananların % 95'inden fazlasında iyi bir bağışı klik sağlar. Yaşı ilerlemiş olanlara (50 yaşın üzeri) iyi bir bağışıklık sağlama olasılığı biraz daha düşüktür. Aşı genellikle 6 ay içinde üç enjeksiyon halinde yapı lir. Hepatit B'ye yakalanma riski yüksek olan kişilerin son dozdan l ay sonra bağışı k olup olmadıklarını öğrenmeleri için bir kan testi yaptırmaları gerekir.

Kimler hepatit B'ye karşı aşılanmalıdır?
Enfekte annelerin bebekleri (bütün gebe kadınlar hepatit B taramasından geçirilmeli, bu yolla taşıyıcı olduğu anlaşılan annelerin bebekleri hepatit B'ye karşı aşılanmalıdır).
Kazayla hepatit B virüsüyle temas edenler. Sağlık görevlileri.
Taşıyıcılarla ev içi aile içi ya da cinsel teması olanlar.
Hayat kadınları Damar içi ilaç kullananlar.
Böbrek diyalizi uygulanan hastalar.
Zeka özürlülerine bakılan kurumlardaki hasta ve görevliler.
Taşıyıcılık oranı yüksek etnik gruplarla teması olan çocuklar (Asyalı, Afrikalı, Ortadoğu ve Güney Amerikalı ülkelerinden olanlar).
Hemofili hastaları ve diğer multipl kan ya da kan ürünü transfüzyonu yapılması gerekenler.
Mahkumlar ve gardiyanlar.
Hastalığın yaygın olduğu bölgelere seyahat edenler.

Hekimlerin hizmetleri arasında adli hekimlik görevleri önemli yer tutar. Adli hekimlik görevleri Tababet-i Adliye Kanunu, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkındaki Kanun gibi yasalarla ve Sağlık Bakanlığı genelgeleriyle düzenlenmiştir. Genel anlamda adli hekimlik görevlerini canlılarda ve ölülerde olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.

Canlılarda Türk Ceza Kanununun 530. Maddesi gereğince ihbarda bulunmak ve adli rapor düzenlemek; Ölülerde ise Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda 79-83. Maddelerde ayrıntılarıyla belirtilen ölü muayenesi, otopsi ve feth-i kabir işlemleri hekimlerin adli görevlerini oluşturur. Hekimlerden cezai ve hukuki ehliyet , farik ve mümeyyizlik, yaş tayini, kızlık ve livata muayenesi gibi birçok değişik konu hakkında raporlar istenebilmekle birlikte günlük uygulamalarda en çok darp, trafik kazası, ateşli silah ve kesici delici alet yaralanmaları, iş kazası, yanık, zehirlenme gibi adli olaylarla ilgili olarak kişilerin hayati tehlike geçirip geçirmedikleri ve mutad iştigalden kalma süreleri sorulmaktadır.

Travma sonucunda doğrudan bu travma ile derhal veya kısa süre içerisinde kişinin vücudunda ölüme yol açabilecek nitelikte lezyonların oluşması "hayati tehlike" olarak tanımlanır. Dolayısıyla hekim öncelikle kişiyi ayrıntılı şekilde muayene etmeli, gerekli gördüğü tanı yöntemlerini (laboratuvar, radyolojik incelemeler) ve konsültasyonları yaptırmalı, travma ile bağlantılı lezyonları saptamalıdır. Hayati tehlike etyolojiye , olasılık ya da sübjektif yakınmalara göre değil objektif bulgulara dayanmalıdır. Hayati tehlikenin kısa veya uzun süreli olması, mutlaka ölüm ya da koma gibi ağır sonuçların ortaya çıkması gerekli değildir.

Tedavide ihmal, yanlışlık ve komplikasyonlar hayati tehlike kavramı içerisinde değerlendirilmez. Adli Tıp uygulamasında kafatası kemik kırıkları, beyin, iç organ, büyük damar ve medulla spinalis yaralanmaları, dolaşım, solunum ve sinir sistemlerinde müdaheleyi gerektiren zehirlenmeler gibi birçok lezyon hayati tehlike kriterleri arasında yer alır. Mutad iştigalden kalma süresi (adli şifa) kişinin günlük, olağan, alışılmış aktivitelerini yapamama süresidir. Genellikle iş ve güçten kalma süresi olarak sorulan mutad iştigalden kalma süresinin saptanmasında yaş, cinsiyet, meslek gibi faktörlerin önemi olmayıp tek kriter, kişide tesbit edilen lezyondur. Birden fazla lezyon saptandığında süre olarak en uzun gün rapora yazılır. Gerek hayati tehlike kriterleri, gerekse mutad iştigalden kalma süreleri adli tıp uygulamalarında kullanılan listelerden yararlanılarak belirlenmeli ve gerekçeli biçimde raporda belirtilmelidir. Hekimlerimizin cezai ve hukuki sorumluluklarını bilerek adli hekimlik görevlerini tam ve kusursuz yerine getirmeleri yüce adaletin gerçekleşmesinde en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle hekimlerimizin adli hekimlik görevleri ile ilgili bilgilerinin artırılması ve yenilenmesi amacıyla meslek içi eğitimlerin periyodik olarak yapılması gerekmektedir.

                                                              

Adınızı ve branşınızı bildirerek,gelişmeleri kaçırmadan izleyin

Copyright 2006@ulusoyreklam.com                                                                                                                                                           www.ulusoyreklam.com