|
|
Hep
öyle bilmiştik... Sağlık her şeyden önce
gelirdi ve olmaya devlet cihanda bir
nefes sıhhat gibiydi. Hep öyle düşünürdük...
Aileler çocuklarının doktor olmalarını
isterlerdi ve hekimlik toplumun gözbebeğiydi.
Artık bir yanılgıyı tam da içinde yaşıyoruz.
Sağlık ortamı ülkemizin yaşadığı yapısal
ve ekonomik sorunlardan nasibini çokça
almasına karşın, kendine özgü çelişkileri
ve karmaşası içinde hekimlerin omuzlamasıyla
ayakta kalabilmektedir ve diğer toplumsal
sektörlere göre de daha iyi hizmet üretebilmektedir.
Bununla
beraber, hekimlik kavramı son yıllarda
giderek artan yıpranma - yıpratılma sürecine
itilmiştir. Bu duruma nasıl ve neden gelindi;
nerelerde yanlış yaptık, neden müdahale
edemedik. Bu trend böyle mi devam edecek...
Bu soruları samimi olarak kendimize sorabilirsek,
belki de ortak cevaplar üzerinde yeni kararlar
alabiliriz. Tek kaygı hekimin toplum içinde
yerinin sarsılması olsaydı, düşüncelerimiz
ben merkezcil olarak nitelendirilebilirdi.
Sağlık hizmeti ve sağlık çalışanları bir
bütünün parçalarıdır. Evrensel sağlık değerlerini
savunmak ile hekim haklarını savunmak kimilerinin
düşündüğü gibi birbirinin karşıtı değil
birbirini tamamlayan tavırlardır. Sağlık
hizmeti üst düzey, bilgi yoğun ve insana
odaklı bir hizmettir. Ülkemizde anlaşılamayan
önemli nokta bu olsa gerek insan unsurunu
görememek. Hizmet verenleri değersizleştirdikçe
hizmeti de değersizleştirmiş olursunuz.
Hekimlik
ölümle yaşam arasında müdahaleci olan;
insancıllık, duyarlılık, yüksek sorumluluk,
sürekli eğitim ve özgüven gerektiren bir
meslektir. Türkiye'de 84.000 hekimin yaklaşık
yarısı, sadece kamudan aldığı ücretle geçinmeye
çalışmaktadır ve ülkenin en uzun okuyan
meslek grubu sosyal ve ekonomik sorunlarla
iç içedir. Toplumun göz bebeği olmaktan
şamar oğlanı olma sürecini birey olarak
kendi hayatında yaşayan hekim çoğunluğu;
yıllar içinde toplum ve yakın çevrelerince
yüklenen yüksek beklentiler, idealize ettikleri
gelecek planları ve yaşadıkları gerçek
sosyal tükeniş arasında bocalamakta, bu
yapılanma da isteksizliğe, küskünlüğe özgüven
kaybına, işine yabancılaşmaya ve sağlık
alanı dışı arayışlara zemin hazırlamaktadır.
Hekimlik kutsal kabul edilen bir meslek
olsa da bireylere uygun sistem ve ortam
hazırlanmadan sürekli idealizm beklemek
büyük bir haksızlıktır. Aradığımız seçkin
bir zümre olunması hiç değildir, aradığımız
sosyal ve ekonomik açıdan değeri ve önemi
fark edilen ve kişilerin yaptığı işi yaşayabileceği
zihinsel berraklık ortamının sunulabilmesidir.
Her
sektör gibi sağlık sektörünü de finansmanı
ile birlikte değerlendirmek gerekir. Ülkemizde
kişi başı sağlık harcaması yılda 113$ kadardır
ve genel bütçeden sağlığa ayrılan pay yıllardan
beri %3 ler civarındadır. Unicef verilerine
göre Yunanistan'da kişi başı sağlık harcaması
803 $, İngiltere'de 1454$, Almanya'da 2677
$ dır. Bunun anlamı, Yunanistan sağlığı
için her vatandaşına Türkiye'nin 7 katı,
İngiltere 13 katı ve Almanya 24 katı harcama
yapmaktadır. Sağlık alanında yaşanan sorunların
ana kaynağı bu rakamlarla apaçık ortadadır.
Yaşanan ekonomik krizler ve bütçenin yarısına
yakın faiz ödemeleri hükümetleri zorlasa
da, her ülkenin kendi iç dinamikleri olsa
da, sağlığa ayrılan finansmanın bu kadar
düşük olması toplum sağlığının pek de önemsenmediğinin
göstergesidir. Bu finansmana bu hizmet
aslında çok da iyidir.
Hekim
kitlesi ülkemizde heterojen bir yapı içindedir.
Uzman hekim-pratisyen hekim - asistan hekim-
öğretim üyesi hekim ve muayenehanesi olan
ve olmayan hekim gibi. Değişik hekimlik
uygulamaları içinde çalışan meslektaşlarımızın
olması hekim ağırlığının tek vücut olarak
ortaya çıkmasına engel olmuştur. Ancak
son yıllarda yaşanan olumsuzlukların her
kesimi çokça yıprattığı bir gerçektir ve
artık hekimlerin kendi mesleki ortamlarıyla
ilgili birlik olabilmeleri için daha çok
sebep vardır.
Yasalarımıza
göre hem kamuda çalışıp hem de özel işyeri
açma yetkisi verilmiş tek ana meslek grubu
hekimliktir. Bu yasal hak bir ayrıcalık
gibi görünse de kendi içinde çelişkiler
de taşımaktadır. Kamuoyunda özellikle cerrahi
branş hekimleri açısından hekimin imajını
zedeleyen haber ve yorumlar eksik olmamaktadır
ve çoğu zaman hak edilmiş kazançlar zan
altında kalmaktadır. Artık bazı tabuların
konuşulması ve ilave yasal düzenlemeler
için çalışmalar yapılması zorunludur. Temel
sorunlardan birisi de kamuoyunda hekimlerin
sesinin cılız çıkmasıdır. Bireysel olarak
popülaritesi ve güçlü etkisi olan birçok
hekim olmakla beraber, kurumsal anlamda
kamuoyu oluşturmak en büyük eksiğimizdir.
Özlük haklarıyla ilgili eylemler ve çalışmalar
güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturabilmek
içindir fakat bu baskı hep güdük kalmaktadır.
Kabul etmeliyiz ki hekimliğin değersizleştirme
sürecinde hükümetlerin, sağlık ve çalışma
bakanlıklarının, TTB nin ve medyanın yaptıklarıyla
ve yapmadıklarıyla çeşitli oranlarda payları
vardır. Bu süreçte organize komplo teorileri
gündeme getirmek sadece kafaları karıştırır
ve olası çabaları da hedefinden saptırır.
Genel olarak hekimlerin meslek örgütleri
kanalıyla sorunlarına çözüm alınabileceğine
yönelik inançları azdır. Gerçekten de şimdiye
kadar yapılan eylem ve çalışmalardan ciddi
kazanımlar sağlanamamıştır. 84.000. hekimi
temsil etmek çok büyük bir güce sahip olmak
demektir. TTB bu gücü hissetmeli ve hissettirebilmelidir.
Bu gücü harekete geçirebilecek heyecanı
ve güveni yaratabilmelidir. TTB başkanı
bir söz söylediğinde, bir adım attığında
ses getirmelidir, ancak 84.000 hekimi de
yanında bilebilmelidir. Böyle bir örgütsel
yapı yaratabilmek için herkes üzerine düşeni
yapmalıdır. Tabii ki, TTB demokratik kurallarla
oluşan kendi örgütlülüğü çerçevesinde,
ülke ve sağlık politikalarıyla ilgili fikir
yürütmeli ve politika üretmelidir. Ancak
gidişin artık bir şeyler yapmanın gerektiğini
dayattığı bir dönem yaşıyoruz.
Gelinen
noktada, Tabip Odaları ve TTB nin özlük
haklarını tam bir içtenlikle tek hedef
olarak belirlemesi, katılımları geniş tutabilmek
için fikir empoze etmekten kaçınarak, ayrıntıya
inmeden sadece genel kabul gören hedeflere
odaklanması gerekmektedir. Örneğin özelleştirmeye
hayır dediğinizde özelleştirmeye karşı
olmayanları dışlamış oluyorsunuz. Uzun
vadeli planlar kısa vadeli hedeflere engel
teşkil ediyorsa önce kısa vadeli hedeflerin
üzerinde durulması daha akılcı olacaktır.
Son dönemde referandumla başlayan geniş
katılımlı etkinlikler olmuş fakat bu yükselen
trend ölüm oruçları süreci ve ekonomik
krizlerle birlikte geriye düşmüştür. Kanımca
o dönemden alınacak dersler vardır. Ayrıca
TTB' den ikili ilişkiler ve lobicilik faaliyetlerine
önem vermesi, toplumsal etkisi olan hekimleri
kazanması, medyayı daha iyi kullanması
ve olumsuz yayınlara müdahalede hızlı ve
çok aktif olma konusunda kendisini donatabilmesi,
daha pragmatik olmasını beklemekteyiz.
Hekimler birde tabip odalarına gelmiyorlar,
katılmıyorlar diye suçlanmaktadır. Bu noktada
durup düşünmek gerekir; İlgiyi azaltan,
hekimleri uzaklaştıran sebepler nelerdir?
Tabip odalarında tek yanlı, ideolojik ve
kişisel eğilimler mesleki örgütsel güce
zarar vermektedir, Hekim arkadaşların da
eğer kaygıyı yaşıyorlarsa, tabip odası
biziz diyebilme ve salt eleştirme yerine
katılma ve katılarak eleştirme aşamasına
gelmelerini bekliyoruz.
Bugünden
yarına kutlanabilir 14 Martlar oluşturabilmek
umuduyla... |
|
|
|
Afyon'da
ilk hastane yapımına devrin padişahı
Sultan Abdülhamid'in emirleriyle 1907
yılında başlanmış ve iki yıl sonra Gureba
(Garipler) Hastanesi adıyla bugünkü Köy
Hizmetleri Müdürlüğünün bulunduğu alanda
hizmete açılmıştır. Bu hastanede yatak
sayısı 28 olup, hizmet kadrosu şöyle
idi: Baştabib Mukbil Bey , Cerrah İbrahim
Bey, Müdür Mehmet Efendi, Katip Rıfat
Efendi, Eczacı Simon Efendi, Hizmetli
kadrosu ise üç erkek iki kadın hademe
ve bir aşçıdan ibaretti. Bu ilk hastane,
eski hükümet konağı ile birlikte yapılmış,
balkan, cihan, ve istiklal savaşlarında
hizmetler vermiştir.
1930
yıllarından sonra Recep beyin baştabibliği
sırasında Gureba Hastanesi ihtiyaca cevap
veremez hale gelince zamanın Bayındırlık
Bakanı hemşehrimiz rahmetli Ali Çetinkaya'nın
gayretiyle yeni bir hastanenin gereğine
inanarak bu yöndeki çalışmaları bizzat
takip ve teşvik etmiştir. Bir yandan Afyon
halkının yardımları bir yandan sıhhat ve
içtimai muavenet vekaletinin yardımlarıyla
1937'de hastanenin yapımına başlanmış temeli
bizzat Ali Çetinkaya tarafından atılmıştır.
Mali ve bazı teknik imkansızlıklar nedeniyle
inşaasına bir süre ara verilmiş 12.05.1945'de
inşaasına yeniden başlanmış ve 12.06.1946'da
hizmete açılmıştır. Halkın katkılarından
dolayı hastaneye Millet Hastanesi adı verilmiş
sonra da Devlet Hastanesi olarak adı değiştirilmiştir.
1972'de
Göğüs, sonra Sigorta Hastanesi ve Doğumevi,
1987'de Trafik Hastanesi, geçtiğimiz yıllarda
da Araştırma Hastanesi hizmete girmiştir.
O tarihlerde kazalarda hastaneler olmadığı
için devlet hastanesi çok yoğun çalışmakta
idi. Buna rağmen artan nüfus ve anayolların
ilimizden geçmesi nedeniyle çoğalan trafik
kazaları zamanla yatak ve uzman hekim sayısını
artırmak zorunluluğunu getirmiştir.
Hekim
sayısının azlığı nedeniyle Tabip Odası
açılamamış ve ilimiz Konya Tabip Odasına
bağlı olarak çalışmıştır. Ayrı bir Tabip
Odası kurmak için müracaat ettiğimizde
hekim sayımız yüz olmadığı için Uşak ile
yüz hekim sayısını tamamlayarak 1981'de
başlayan bu gayretimiz sonucu 1982'de Afyon-Uşak
Tabip Odasını kurduk.
Kurucular : Op.Dr. Muharrem Kaplan, Op.Dr. İhsan
Saraçoğlu, Op.Dr. Mehmet Emin Büyükerkmen, rahmetli
Yılmaz Tuncer, ve diş tabibi Asım Dönmezer den
ibaretti. Bir süre böyle çalıştıktan sonra hekim
sayımız yüzü bulunca ayrıldık ve bugünkü odamızı
müstakil hale getirdik. O günlerden sonra odamızın
bugünkü hali takdire şayandır. |
|
|
|
Kaliteli
bir sağlık hizmeti sunma, ülkenin sosyal
ve ekonomik düzeyiyle yakından ilgilidir.
Toplumun yararını temel alan bir sağlık
sistemi, toplumda en fazla gereksinimi
olan kesimlere yönelik sağlık hizmetini
sunma üzerine kurulur. Yani sağlık hizmetinde
önceliği çocuklar, yaşlılar, hastalar,
güçsüzler, anneler alır. Başkalarının
desteğine gerek duyan insanların hayatı
yaşanmaya değer bulmaları, sağlık hizmetlerinin
katkısı ile olur. Şu anda ülke genelinde
çoğu sağlık personeli rutin bir devlet
memuru gibi çalışan değil de, kendini
feda ederek çalışmayı özümsemiş görünümdedir.
Sağlık hizmetlerinde ki çalışma koşulları,
topluma verilen hizmetin niteliğini belirleyen
en önemli etmenlerdendir. Örneğin; iş
yükünün fazla olması, personel azlığı,
çalışanların becerilerini daha az uygulamalarına
ve geliştirememelerine, motivasyonlarını
yitirmelerine ve dolayısıyla istenen
tedavi ve hizmeti sağlayamamalarına yol
açabilir. Aynı zamanda fizyolojik olarak
bakım yapılan hastaya verilmesi gereken
psikolojik bir desteğin verilememesine
neden olabilir. Bu anlamda, hekimlerin
ve sağlık personelinin çözülmesi gereken
en önemli sorunları, çalışma saatlerinin,
ücretlerinin düzenlenmesi, eğitim, hastalık,
analık izinlerinin düzenlenmesi, kendi
ve ailesi açısından gelecek korkusundan
kurtulmasındadır. Geçmişte özel bir duruma
sahip olan hekimlerin özlük hakları yaygın
bir tartışma konusu olmamıştır veya hekimler
arasında da öncelikler arasında yer almamıştır.
Ancak daha sonra ülkemizdeki ekonomik
sıkıntılar sonucu, bu gelişmelerden olumsuz
etkilenen hekimlerin özlük hakları da
öncelikli ve tartışılır bir pozisyona
gelmiştir. 1992-1998 yılları arasında
yalnızca özel sektörde çalışan hekimlerin
oranında önemli bir değişiklik olmazken,
kamuda çalışanların arasında ve özellikle
part time çalışma oranlarında bir artış
olmuştur.(% 34'den % 58'e artmış) Hepimizce
bilinen bir gerçektir ki part time çalışma,
verilen hizmetin kalitesini olumsuz olarak
etkilemektedir. Yapılan araştırmalar,hekimlere
kamuda yeterli ücret verilirse muayenehanelerini
kapatma arzusu taşıdıklarını göstermiştir.
1991'de 1/4 derecesinde uzman hekim 1132
$ ücret alır iken, 2002 yılında 508 $
almaktadır. Yine 1991'de 794 $ aylık
ücret alan 8/3 derecesindeki pratisyen
hekim 2002 yılında 394 $ aylık ücret
almaktadır, (kaynak TTB yayınları) Bu
ücret azlığına bağlı olarak kendini bilimsel
olarak yenilemesi gereken hekim, bunu
yapamamakta, bu nedenle de motivasyon
azalmasına ve kalitenin azalmasına neden
olmaktadır Yaşam ve çalışma koşullarındaki
değişiklikler, sağlık hizmetlerinde de
değişimi gerektirmektedir. Çağımızda
gerek iş, gerekse ev ortamındaki gerginlik,
sağlık hizmetleri içinde psikolojik hizmetlerin
genişletilmesini gerektirmektedir. Yine
doğuşta beklenen yaşam süresinin artması
ve eskiden tedavisi mümkün olmayan ciddi
hastalıkların tedavisindeki olumlu gelişmeler,
yaşlılar ve kronik hastalara yönelik
hizmetlerin genişletilmesini gerektirmektedir.
Tıptaki teknolojik gelişmeler ve sanayicilerin
tıbbi cihaz ve ilaç endüstrisine olan
yatırımları kullandığımız ve sunduğumuz
sağlık hizmetlerindeki kalitenin artmasına
neden olmaktadır. Artık günümüzde tedavi
edici hizmetlerin tek başına yetmediği,
iş sağlığı, koruyucu hekimlik, hijyen
gibi önleyici hizmetlerinde gelişmesini
gerekli kılmaktadır. Kronik hastalıkların
artışı, uyuşturucu kullanımı, çevre atıklarının
sağlığımızı etkilemesi de rehabilitasyon
hizmetlerine olan gereksinimi artırmaktadır.
Bu nedenle sağlık alanındaki eğitim ve
iyileştirme çabaları söz konusu problemlerin
çözümünde mutlak gereklidir. Sağlık personeline
verilen eğitim, sağlık hizmetlerindeki
değişikliklere, kullanılan ve yeni geliştirilen
teknolojiye uyum sağlayacak nitelikte
olmalıdır. İlimizdeki sağlık problemlerinin
çözümüne katkıda bulunmak, tek amacı
kaliteli sağlık hizmeti sunmak olan hekim
ve sağlık personelimizin önerileri ve
görüşlerini ifade edebilmek amacıyla
çıkacak olan dergimizin uzun soluklu
olması dileğiyle saygılar sunarım. |
|
|
|
Türkiye
Cumhuriyeti'ndeki Tıp Hekimlerinin merkezi
örgütü olan Türk Tabipler Birliği; 54
oda yönetiminin oluşturduğu merkezi örgüttür.
Önümüzdeki dönem oda seçimleri, daha
sonradan Türk Tabipler Birliği yönetim
organları seçilecektir. Mevcut odalar
üye sayısına göre 5 ya da 7 yönetim kurulu
üyesini, yedeklerini, denetim kurulu
ve yedeklerini, onur kurulu ve yedekleri
ile üye sayısına göre merkez delegelerini
seçecektir. Bu delegelerde Ankara' da
yapılacak genel kurulda Türk Tabipler
Birliği yönetim organlarını seçeceklerdir.
Yasa gereği Türk Tabipler Birliği merkez
yönetim kurulu Ankara' da ikamet eden
hekimler tarafından oluşturulur. Bu antidemokratik
bir uygulamadır. Ayrıca 500 üyesi olan
Tabip Odası da 7 delege göndermekte,
20.000 üyesi olan Tabip Odası da 7 delege
göndermektedir. Bu maddede demokratik
değildir. Bu yasaların TBMM'nce değiştirilmesi
gerekmektedir. Yıllardır yeni düzenlenen
yasa tasarısı Meclis gündemine girememiştir.
Bu sorunun aşılabilmesi ve daha geniş
katılımlı olması açısından tüm oda başkanları
ve birer delegeden oluşan Genel Yönetim
Kurulu mevcuttur. Bu kurul sorunları
tartışır, mücadele biçimlerini saptar,
kurul içerisinden 7 kişiyi ( farklı illerden)
seçerek yönetim kurulunun çalışmalarına
katılmasını sağlar. Bu demokratik bir
örgütlenme modelidir. Mesleki sorunlarımız
giderek artan bir şekilde devam etmektedir.
Bu sorunların çözümü ancak tüm hekimlerin
kendi taleplerine sahip çıkmasıyla mümkün
olabilir. Bunun için tabip odalarına
tüm hekimlerin sahip çıkması, sorunların
çözümü için taleplerin olgunlaştırılması
ve bu taleplerin merkezileştirilerek
Türk Tabipler Birliği ve Tabip Odaları'nın
önderliğinde, tabanın da zorlaması gerekmektedir.
Bu hekimlerin birlikteliğini sağlar.
Türk Tabipler Birliğinin mesleki sorunları
esas alan ve tüm hekimleri kucaklayan
bir yapıya dönüştürülmesi en önemli isteğimizdir.
Günümüzde farklı bakış açısına sahip
olsak da maddi ve manevi olarak hekimlik
onurunun ayaklar altına alındığı 22 yıldır
biriken ve çözülemeyen sağlık sorunlarının
hem halkımızı hem bizi çok zor durumda
bıraktığı dönemi yaşıyoruz. Tüm hekimlerin
ve sağlık personelinin sorunları ortaktır.
Bu dönem bu sorunların çözümü için önemli
adımların atıldığı dönem olsun. Hekimlerin
sorunlarına ve mesleki örgütüne sahip
çıkması, yöneticilerin sorumluluğunun
bilincinde olması dileğiyle. |
|
|
|
Diabetin
önemi, hasta bireylerin yaşam kalitesi
ve süresini azaltması kadar, Dünya Sağlık
Örgütü tarafından 'salgın' olarak tanımlanmasına
neden olacak düzeyde ve gerek erişkin,
gerekse çocuklarda artan sıklıkta görülmeye
başlanmasından kaynaklanır. (1-3) Nedenlerinin
tam anlaşılamaması (4,5) ,diabetten korkulmasına
yol açmakta ve etkili önlemler alınmasını
güçleştirmektedir. Diabetin tek bir hastalık
olmayıp, değişik nedenlerle ortaya çıkan
bir 'sendrom' özelliğinde olması (6),
çözümlenmesine başlıca engeldir.
Diabetle
bağlantılı kalıtsal bozuklukların tanımlanmaya
başlanması bile, ancak hastalığın gelişiminin
karmaşık ve çok boyutlu olduğu gerçeğinin
ve kalıtsal olan veya olmayan çok sayıdaki
etkenle ilişkisinin ortaya çıkarılmasına
yaramıştır. Diğer yandan, çağımıza özgü
kimi olumsuz alışkanlık ve davranışların
diabet salgınına katkıda bulunduğunu destekleyen
veriler çoğalmaktadır. Örneğin, 'yetersiz
hareket, aşırı gıda tüketimi olarak özetlenebilecek
olan 'Batılı' yaşam biçimi yaygınlaştıkça,
az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere,
tüm dünyada çocuk ve erişkinlerde şişmanlık
ve Tip 2 diabet birbirine paralel olarak
art maktadır.(1-3,7). Şişmanlıkla sonuçlanan
alışkanlıkların, diabete olan kalıtsal
yatkınlığın ifadesini kolaylaştırdığı sanılmaktadır.
Çarpıcı bir diğer bulgu, giderek daha küçük
yaşlarda ve daha çok sayıda Tip 1 diabet
olgularına rastlanmakta oluşudur; olası
nedenleri arasında, yine çağımıza damgasını
vuran değişikliklerden olan, yeni doğanların
anne sütü almak yerine, inek sütüne maruz
kalması öne sürülmektedir. Kalıtsal olmayan
etkenler arasında intrauterin olanların
etkileri ortaya çıkarıldıkça yeni kaygılar
duyulmaktadır. Normal doğum ağırlıklı olanlara
göre, düşük ya da yüksek doğum ağırlıklı
bebeklerde belirlenen diabet riski artışı
(9) , önlemlerin intrauterin dönemden başlayarak
alınması gerektiğini düşündürmektedir ki,
bu hedefe yakın gelecekte ulaşmak, özellikle
yoksul ülkeler için bir düşten farksızdır.
Diabetin
çağımız açısından taşıdığı önem, dünyada
başta gelen körlük ve son dönem böbrek
yetmezliği nedenleri arasında bulunmasından
ve hastaneye yatış, sakatlanma ve erken
ölüme yol açan başlıca kronik sendrom olmasından
da kaynaklanmaktadır. Diabetle ilgili en
ciddi bulgu ise öldürücülüğünün sınırlandırılamamasıdır.
Tip 1 diabette geçen yüzyıl sonlarına doğru,
önceki dönemlere göre ölün oranında sağlanan
azalma eğilimi durmuş durumdadır; Tip 2
diabette ise ölüm oranı hiçbir dönemde
azaltılamamıştır.(1) Hastaların diabetten
ötürü mahkum oldukları üretkenlik kayıplarının
ve erken ölümlerinin yanı sıra yaşadıkları
sorunların sınırlandırılması umuduyla harcanan
kaynaklar, toplumların geleceğini tehdit
eder hale gelmiştir. Özellikle Tip 2 diabetteki
artış 'yaklaşan Fırtına' olarak yorumlanmasına
neden olmuştur. Ancak Tip 1 diabetinde
arttığını göz önüne alarak diabetin, her
iki tipiyle, 'yaklaşan olmanın çok ötesinde,
'gerçek' bir 'fırtına' olarak görülmesi
ve ciddiye alınması daha doğru olacaktır.
İçinde, belki de gerçek boyutlarını fark
edemeden yer aldığımız diabet fırtınasının
denetlenebilmesi için; yeni olguların ortaya
çıkışını ya da hiç değilse varolan olguların
erken tanısıyla sakatlanma ve erken ölümlerinin
önlenmesini sağlayacak yaklaşımlara acilen
ihtiyaç vardır. |
|
|
|
Teknolojinin
en hızlı geliştiği 2 alandan biri olan
(diğeri Askeri) tıp alanındaki gelişime
paralel olarak hekimden ve tıp eğitiminden
beklentilerde hızlı bir değişim geçirmektedir.
Gelişmiş toplumlar, yetişkinlerinin ileri
yaşlara kadar ulaşabildiği, çocukların
hastalanmadan büyüyebildiği, stresin
olabildiğince azaltıldığı bir toplum
oluşturma çabasındadır. Artık internet
kaynaklarından yararlanarak hastalıklar
ve tedavilerine yönelik bir çok bilgiye
ulaşılabilmekte, sağlık uygulamalarına
yönelik beklentiler de artmaktadır. Sağlık
hizmetlerinde koruyucu hizmetlerin önemi
belirginleşmekte yalnızca hekim değil,
hizmetin bir sağlık ekibi tarafından
yürütülmesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Gelecekte hekimler daha önce hiç karşılaşmadıkları
durumlarla karşılaşabilecek, mesleki
bilgi ve becerilerle kendini donatmış,
alanlarındaki her türlü gelişmeyi izleme
becerisinde kişiler olacaktır. Beklentilerdeki
değişimler yeni eğitim modellerini gündeme
getirmektedir.
Tıp
eğitiminin temel amacı bireyin ve toplumun
sağlığına katkıda bulunacak nitelikli hekim
yetiştirmektir. Tıp eğitiminde klasik,
entegre ve probleme dayalı eğitim olmak
üzere belli başlı 3 temel sistemden bahsedilmektedir;
Klasik sistem, bir hekimin kazanması gereken bilgi
ve becerileri belli bir sıralama içerisinde tıbbi
disiplinlerin kendilerine ait konulan anlatmaları
ve öğretmelerine dayalı bir sistemdir.
Entegre sistemde, tıp bilimindeki disiplinlerin
eğitim dönemi içinde yatay ve dönemler arası dikey
entegrasyonu sağlanır. Bir anlamda eğitimin her
bileşeni, zaman sıralamasında kendinden önceki
bileşenin desteği yada üstüne kurularak bir sonrakini
destekler ya da zemin oluşturur. Böylece farklı
disiplinlerin bakış açıları ile yığılımlı ve bütünsel
bir öğrenmeye ulaşılır. Günümüzde öğrenme, "tümünü
bilmek" ten "nasıl olduğunu bilmek" kavramına
dönüşmüştür. Bilginin aktarılmasından öteye geçerek
sorunu çözebilme, bilgiye ulaşma yollarını öğrenme
noktasına gelinmiştir, öğrenci, pasif dinleyici
olmaktan çıkıp aktif Öğrenici konumuna gelmiştir.
Eğitim programları öğretici merkezliden öğrenci
merkezliye dönüşmüştür.
Üçüncü eğitim modeli olan probleme dayalı eğitim
bu gereksinimler ve yaklaşımların sonucudur. Temel
prensibi, öğrenenleri mesleksel yaşamlarında karşılaşacakları
durumların bir benzetmesi sayılabilecek koşullarla
karşı karşıya getirmek, karşı karşıya oldukları
durumları çözmelerinde bir taraftan rehberlik ederek
kendi kendilerine araştırmalarını ve öğrenmelerini
sağlamaktadır. Bu da hızla gelişen ve değişen tıp
biliminin öğrenilmesinde esnek ve yaratıcı, bireysel
öğrenme farklarını gözeten bir öğrenmeye yol açar.
Gelişmiş ülkelerin tıp eğitiminde, bu üçüncü eğitim
merkezi benimsenmekte ve uygulanmaktadır. Türkiye'miz
de ise, maalesef klasik ve entegre sistemlerle
tıp eğitimi verilmekte, probleme dayalı eğitime
geçilememektedir. Sağlığa ve eğitime genel bütçeden
ayrılan payların yetersizliği, gereksiz yere ve
gerekli donanımdan yoksun tıp fakültesi açılmaya
devam etmesi (1964 yılında 4, 1970'de 8, 1975'de
16, 1989'da 24, 1998'de 47, 2002'de 50 tıp fakültesi
sayısı); tıp fakültelerindeki kontenjanların kapasitenin
üzerinde oluşu; Türkiye'nin gereksinimi olan hekim
modelinin belirlenmemiş olması ve müfredatın buna
göre ayarlanmamış olması; tıp eğitiminin topluma
dayalı olmaması; beceriye dayalı metodlar yerine
teorik eğitim uygulanıyor olması; tıp eğitiminin
yaşam boyu sürekliliğinin öğrenciye aktarılamaması
Türkiye'deki tıp eğitiminin önündeki belli başlı
sorunlardır.
Tıp
eğitiminin önündeki bir diğer ve belki
de en önemli sorun ise son yıllarda ülkemizde
yürütülen yanlış politikalar sonucu, tıp
eğitimi arzulayan kalifiye beyin sayısındaki
azalmadır. Hekim bir süre öncesine dek
çevresi ve ailesi tarafından toplumda saygı
gören bir profesyonel olarak algılanmakta,
buna bağlı olarak da tıp öğrencisi olmak
isteyenler tıp alanına hevesli, insanlara
yardım etmekten hoşlanan, maddi kaygılar
yaşamayacaklarını düşünen bireylerden oluşmaktaydı.
Türkiye'de ki tıp eğitiminin önündeki bu
sorunlardan sıyrılmış, en az gelişmiş ülkeler
seviyesinde ve entegrasyonu yakalamış,
ileriye güvenle bakan sağlık ordusu ve
sorunsuz bir tıp eğitimi umuduyla, yeni
dergimizin hayırlı ve kesintisiz olması
dileğiyle... |
|
|
|
Bir
tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir. (Yahya
Kemal Beyatlı)
Deprem sadece evlerimizi sarsmakla kalmadı, ruhlarımızda
da derin sarsıntılar yarattı. O birkaç saniye içinde
birden varoluşumuzun tehlikede olduğunu i hissettik.
Hiç de gündemimizde değildi ama ölümün çok yakınımıza
geliverdiğini fark ettik. Korunmayı ve güvenceyi
sembolize eden evlerimizin aslında bizi korumakta
yetersiz kalabileceğini anlamak zorunda kaldık.
Gelecek planlarımız, umutlarımız, hayallerimiz
önemini yitirdi ve bir anlamsızlık belirdi içimizde.
Marmara depreminden bu yana deprem olgusu yaşantımızın
önemli bir parçası olmuştu ve Sultandağı depremi
bu olguyu iyice perçinledi yüreğimize. Artık bir
deprem kuşağında olduğumuzu ufacık çocuklarımız
bile biliyor, aklımız fikrimiz depremle ilgili
haberlerde; ve her an acaba sallanıyormuyuz diye
tetikteyiz. Çay-Sultandağı depremi ölü sayısı itibariyle
küçük ölçekli bir felaketmiş gibi görünse de, etkilediği
nüfus ve ağır hasarlı evlerin çokluğu nedeniyle
sosyal etkileri yüksek olan bir deprem olmuştur.
Kayıplarımızın çoğu, çöken kerpiç evlerinde ciddi
bir travmaya maruz kalmaksızın, evin yapısındaki
sıva-kamış ve çamurdan nefes alamayarak can vermişlerdir
ve böylesi yürek dağlayıcı bir tablo bu yüzyılda
düşündürücüdür.
Depremle
ortaya çıkan psikolojik travma bireysel
ve toplumsal ji anlamda hem bölgemizde
etkili olmuş hem de medya aracılığıyla
başta İstanbul olmak üzere tüm ülkeyi sarmıştır.
Depremin yarattığı ruhsal etkiler felaket
sonrası zaman dilimlerine göre, oluşan
kaybın niteliğine göre, psikososyal desteğin
varlığına göre ve kişinin stresle başa
çıkma düzeyine göre değişkenlik gösterir.
Stresle başa çıkma düzeyi kişiden kişiye
değişebilir, kimimiz strese daha kolay
adapte olabilirken kimimiz daha hassas
ve kırılgan oluruz. Olayla birlikte aşırı
korku, dehşete düşme, çaresizlik, tepkisizlik
ve şaşkınlık ortaya çıkar. Artan uyarılmışlık
ve sürekli tetikte olma hali ya da donukluk,
deprem anında yaşananların tekrar tekrar
yaşanması, olayla ilgili rüyalar görme
ve korkuyla uyanma, kalp çarpıntısı, nefes
alma güçlüğü, ölüm korkusu gibi otonomik
belirtilerle birlikte depremi hatırlatan
durumlar karşısında kaçınma davranışları
başlayabilir. Genellikle yaşanan temel
olay ölüm anksiyetesidir. Kişi tanımlayamadığı,
belirsiz bir varoluş kaygısı içine girer.
Kendisini, fiziksel bütünlüğünü ve yakınlarını
tehlike de hisseder., zihninde korku-kaygı-öfke-suçluluk
ve sorumluluk duyguları birbirine karışır.
Dünya artık tekin olmayan güvenilmez bir
yer halini almıştır. O anda kişi yolun
sonuna geldiğini ve her şeyin buraya kadar
olduğunu, ölümünün kendisine ve yakınlarına
acı vereceğini, plan ve projelerinin sona
ereceğini, bakmakla yükümlü olduklarını
yarı yolda bırakacağını ve onları koruyamayacağını,
ölümden sonraki dönemin nasıl olacağını
düşünür. Yaşamın anlamı ağır bir darbe
almış, benlik saygısı azalmış, hayata ve
dünyaya bakış haksızlığa uğramışlık, öfke
ve suçluluk duygularını içermeye başlamıştır.
Ölüm korkusunu bilinç dışı savunma mekanizmalarımızla
bastırıp çözümlemeye çalışırız.
Yaşanan
travmanın boyutu ve kendi içsel yapılanmalarımız
bu travmayı kaldıramayacak olduğunda ruhsal
rahatsızlıklar ortaya çıkar. Deprem sonrasında
akut stres bozukluğu-posttravmatik stres
bozukluğu, uyum bozuklukları, fobiler,
panik bozukluk, konversiyon bozukluğu,
yas reaksiyonu ve depresyon gelişebilir.
Örneğin deprem anında bir yaşındaki çocuğunu
hemen kucaklayıp, beş yaşındaki çocuğunun
yanına gidemeyip öylece durakalan bir annenin
yaşadığı suçluluk duygusu onda depresyon
ortaya çıkmasına neden olmuştur. Öncelikle
kişinin olayla ilgili korku ve kaygılarını
dinlemek, duygularını paylaşmak, anlaşıldığını
ve yargılanmadığını hissettirmek gereklidir.
Temel
ihtiyaçların karşılanması, sosyal destek
ve aile desteği kaybedilen güven duygusunun
yeniden inşasını başlatır. Depremle ortaya
çıkan tablonun algılanması ve yorumlanması
üzerinde durarak, hatalı, olumsuz düşüncelerin
fark edilip birlikte yeniden değerlendirilmesi
yararlı olacaktır. Korkuyu sürekli kılan
belirti kümeleriyle ilgili yanılgıları
gidermeye yönelik destekleyici bilgiler
verilebilir. Yaşanan panik atağın ağır
bir kalp hastalığıyla ya da akıl hastalığıyla
ilgili olmadığı, bu hastalığın çok yaygın
ve tedavi edilebilir olduğu gibi... Evine
girememek gibi korkuları olan kişiye, hazır
olduğu hissedildiğinde, önce zihinsel olarak
sonrada kısa süreli eylemsel olarak korkusunun
üzerine gitmesi önerilebilir. Tedavide
amaç kişinin benlik bütünlüğünün desteklenmesi,
emniyet ve güven hissinin yeniden ortaya
çıkarılması, olay öncesi ve sonrası arasındaki
bağlantının kurulup işlevselliğin yeniden
kazandırılması ve kişinin yeni yaşantılara
hazır hale gelebilmesidir. Deprem içimizde
bir hüzün bıraktı. Hüzünle depresyon arası
bir ince sınır. Depresyon öfkenin kendi
benliğine yönelmiş hali, hüzünse çözümlenmiş
hali öfkenin, içinde gülücükler yeşeren
bir ağlama modeli hüzün. Ve yeni yaşantılara
yeni tecrübelerle gidebilmemiz için bir
ilk adım...
Hayat
zamanda iz bırakmaz
Bir
boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip
yeniden sıçramak için elde var hüzün...
Attila
İlhan |
|
|
|
Afetler
ne zaman geleceği ve yapacağı zarar önceden
bilinemeyen felaketlerdir. Yurdumuzda
son yıllarda çok sayıda büyük afetlerle
karşılaşılmıştır. Afetler büyük maddi
hasarlara neden olduğu gibi insanların
psikolojilerine de büyük ölçüde zarar
vermektedir, insan psikolojisine verilen
zararlar çoğu zaman maddi zararların
gölgesinde kalmakta ve bunların düzeltilmesi
çoğu zaman sağlık çalışanlarının bile
gözünden kaçmaktadır. Yaşadığımız son
Çay depreminde bizzat yaşayarak afetlerde
psikolojik tedavinin zamanlaması ve önemi
konusunu edindiğimiz tecrübelerle değerlendirmek
istedik.
Afetlerde
en çok görev ve sorumluluk düşen kişilerin
başında sağlık personeli gelir. Böyle bir
durumda sağlık personelinin aklına hemen
ilk yardım, yaralıları tedavi etmek, salgın
hastalıkların ortaya çıkışını engellemek
ve diğer halk sağlığı hizmetleri gelir.
İnsanın biopsikososyal bir varlık olduğunu
bildiğimiz halde psikolojik ve sosyal yöndeki
oluşmuş etkileri nasıl tedavi edeceğimiz
ve ne zaman düzelteceğimiz çoğu sağlık
çalışanının olduğu gibi yöneticilerinin
ve diğer halk kesimlerinin de hemen aklına
gelmez. Geriye dönük afetleri tahlil ettiğimizde
afetin ilk günü sağlık ekiplerinin fedakarlı
çalışmalarını her yerde görürüz. Yaralıları
hastaneye taşıma işi bitince kimsenin gözü
sağlık sorunlarını görmez. (görmek de istemez)
çünkü afetin ikinci ve üçüncü günü insanlar
temel ihtiyaçları olan çadır, battaniye,
yiyecek gibi maddelerin temini kaygısına
düşmüş olup, bu dönemde elinizde koli koli
ilaçla evlerine kadar gitseniz veya psikolojik
yardım için kendilerine ulaşsanız, sanki
kendilerini engelleyen yararsız kişiler
olarak değerlendirilirsiniz. Bizim 1000
nüfusu olan bölgemizde afet sırasında 4
doktor ve 10 hemşire bulunduğu sırada 6
yaşında bir çocuğun 3 gün boyunca devamlı
ağladığını ve kimsenin ilgilenemediği bir
durum oluştu. Bu dönemde insanlar uğradıkları
psikolojik travmanın, hissettikleri korkuların
tam manası ile farkında değildirler. Afetin
dördüncü-beşinci günü temel ihtiyaçlarının
bazılarını karşılamış, karşılayamadıkları
ihtiyaçlarına hangi zaman diliminde ulaşabileceklerini
hemen hemen tahmin ettikten sonra psikolojik
durumlarındaki tahribatların farkına varmaya
başlarlar. Bu günler psikolojik destek
veya tedavi için ilk adımı atmaya uygun
günlerdir. Bu günlerde sağlık çalışanlarının
aklına {belki de kendileri de aynı durumda
olduklarından) afetzedelerin psikolojilerini
tahlil etme, varsa bir bozukluk ona yönelik
adımlar atma hemen hiç gelmez.
Psikiyatrist
ve psikologlar ise bazen psikolojik tedavi
için (bizce) uygun zamanı aşarak bölgeye
geç ulaşırlar. Peki ne olur? Genelde afetin
onuncu gününden itibaren dışardan yardım
için gelen psikiyatrist ve psikologlar
yerel sağlık çalışanları ile irtibata geçerek
uygulanacak psikolojik tedavinin temellerini
hatırlatırlar. O anda yerel sağlık çalışanlarının
aklına "biz olayın bu boyutunu niye
düşünemedik" şeklinde bir hayıflanma
gelir. Yerel sağlık çalışanlarının çoğu
bu temel ilkeleri bilmektedir. Fakat olayların
genel etkisi nedeni ile uygun yaklaşımı
sergileyememişlerdir. O andan itibaren
yoğun bir şekilde olayın psikolojik etkileri
ve çözüm yollan düşünülüp uygulanmaya başlanır.
Fakat bu arada küçük çapta bir göç hareketi
olur, artık afetten etkilenen bütün kişilere
ulaşma imkanı kalmamıştır. Ülkemiz insanlarının
genelinde olduğu gibi sağlık çalışanlarının
hepside fedakar ve yardımsever insanlardır.
Bir afet durumunda psikiyatrist ve psikologlar
da afetten etkilenen insanların yardımına
giderler. Bazen kendi bildikleri şekilde
bölgeyi dolaşıp, bir şeyler yapmaya çalışmakta
bazen de yerel sağlık çalışanları ile görüşerek
bölgenin yöresel özelliklerini, etkilenen
bölümlerini dikkate alarak ortaya çalışma
planı hazırlayıp uygulamaya koyarlar. İşin
doğrusu 2. Şıkta belirtilen yerel sağlık
çalışanları ile temas kurarak ortak bir
plan uygulanmasıdır. Çünkü bazen değişik
yörelerden gelen değişik psikolojik yardım
ekipleri birbirinden habersiz bir şekilde
dolaşmakta, belli bir süre sonunda geriye
dönüp bölge incelendiğinde bazı bölgelere
hiç gidilmediği bazı bölgelere ise gereğinden
fazla gidildiği görülmektedir. Bir bölgeye
değişik iki psikolojik yardım ekibinin,
aynı gün farklı zamanlarda gittiğini düşünürsek
ve aynı şeyleri anlattığını, aynı faaliyetleri
uyguladığını düşünürsek hem bu ekipler
açısından verimsiz bir çalışma olmakta
hem de bu bir organizasyon bozukluğu göstergesi
olup, hedef kitlenin güvenini azaltmaktadır.
Ayrıca düzensiz ve yerel sağlık çalışanlarının
içinde olmadığı ziyaretler, son afetlerde
öne çıkan ve menşei bilinmeyen organizasyonlar
tarafından amacı şüpheli faaliyetler olarak
algılanabilmekte, halkın tepkisini çekerek
iletişim sorunlarının çıkmasına neden olabilmektedir.
Bütün bu anlatılanlar afetzedelere yapılacak
psikolojik desteğin zamanlamasının önemini
ve yapılan çalışmaların organize bir şekilde
sürdürülmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Bilindiği
gibi psikolojik amaçlı yapılan yardımların
amacına ulaşıp, verimli olabilmesi için
destek uzun sürmeli ve zamanında başlanılmalıdır.
Bu amaçla gelen ekiplerin kısa dönem yaklaşımlarından
ziyade, belli bir dönem bölgede kalmaları
gerekmekte veya orada bulunan sağlık personeline
temel yaklaşımlar konusunda 1-2 saat sürecek
kısa seminerlerle sağlık personelinin bilgilerini
hatırlaması sağlanıp, psikolojik desteğin
sürekliliği ile sonuca ulaşılabilsin. Zamanlama
konusunda ise afetin 4. veya 5. günü psikolojik
yardıma başlanması için en uygun zaman
olup, gelen ekiplerce yerel sağlık çalışanlarına
olayın psikolojik yönünün hatırlatılıp,
hızlı bir şekilde teşhis ve buna yönelik
tedavilerini sağlamaya çalışmanın, en uygun
ve etkili yaklaşım olduğu kanaatindeyim. |
|
|
|
Hepatit
karaciğer iltihabıdır. Çeşitli nedenleri
vardır; ama en çok bir virüsün yol açtığı
hasardan kaynaklanır. Hepatit B virüsü
karaciğeri yıkıma uğratan virüslardan
biridir. Diğerleri arasında hepatit A,
C, D ve E virusları, daha seyrek olarak
Epstein- Barr virüsü ve Citomegalovirüs
sayılabilir.
Hepatit
B virüsü karaciğerde nasıl hasar oluşturur?
Hepatit B virüsü (HBV) karaciğer hücrelerinde
çoğalır. Ardından vücut enfekte hücreleri
öldürerek virüsten kurtulmaya çalışır,
işte karaciğer yıkımı büyük ölçüde bu kendini
savunma yada bağışıklıktan kaynaklanır.
Hepatit
B nasıl bulaşır? Hepatit B kan ve diğer
vücut salgılarıyla temas sonucu yayılır.
Bu geçiş genellikle derideki bir çatlak
aracılığıyla olabileceği gibi vücudun iç
yüzey örtülerinden de gerçekleşebilir.
Bireylerin Hepatit B'yi alabilecekleri
çeşitli yollar aşağıda sıralanmıştır. -Kan
transfüzyonuyla,
-Taşıyıcı bir anneden bebeğine, doğum sırasında.
-Ara sıra enjektabl yasadışı ilaç kullanımı,
-Cinsel ilişkiyle, -Steril olmayan iğnelerle dövme
yapılırken,
-Yakın aile içi temasla (örneğin jiletlerin yada
diş fırçalarının ortak kullanılması),
-Kazayla inokülasyon (örneğin iğne batması),
-Enfekte kan yada salgıların sıçraması (örneğin
bazı sağlık görevlileri gruplarında).
Hepatit
B virüsü ne tür hasar oluşturur? Hepatit
B virüsünün sonucu büyük ölçüde hastalığın
başladığı yaşa bağlıdır.
Bebeklerde; Doğumda Hepatit B virüsü bulaşan bebekler
hemen her zaman hastalığın taşıyıcısı olmaktadırlar.
Öte yandan enfeksiyon doğumda sessizdir; bebekler
sağlıklı görünmekte sarılık ortaya çıkmamaktadır.
Bu tür bireyler genellikle uzun yıllar tamamen
sağlıklı görünürler ama 30-40 yada 50 yaşlanndan
sonra hastalanırlar. Yaşamlarının erken dönemlerinde
enfeksiyona yakalanan kronik taşıyıcıların yaklaşık
%25'inde yaşamları boyunca siroz (karaciğerin nedbeleşmesi)
oluşma ve hatta karaciğer kanseri gelişme riski
vardır.
Ergenler
ve erişkinlerde: Ergenlerin hepatit B virüsü
bulaştığında hastalanıp sarılık olma olasılığı
yaklaşık %50'dir. Bu hastalığa akut hepatit
denir. Diğer % 50 bölümde sarılık gelişmez
ve enfeksiyon sessiz(yada"subkilinik")
kalır. Erişkinlerin virüsten kurtulabilme
ya da virüsü vücuttan "atabilme" şansı
yüksektir (%90-%95). Enfekte olup virüsten
kurtulmuş bireyler hastalığa karşı bağışıktırlar
ve bunlarda uzun süreli karaciğeryıkımı
görülmez. Erişkinlerin yaklaşık %5-%10'u
virüsten kurtulamaz ve kronik taşıyıcı
durumuna gelirler. Bu kişilerde genellikle
yıllar boyunca sağlıklı bir yaşam sürerler.
Ama kronik hepatit B virüsü taşıyıcılarında
siroz ya da kanser gelişme olasılığı yüksektir.
Hekim
HBV bulaştığını ya da karaciğerde herhangi
bir enfeksiyon olup olmadığını nasıl anlayabilir?
Hekime, karaciğer hasarının ya da hepatit
B'ye bağlı gelecekte oluşabilecek karaciğer
yıkımı olasılığının değerlendirilmesinde
yardımcı birçok test vardır. Bu testlerin
yorumu her zaman kolay değildir. Bu testlerin
başlıcaları aşağıda sıralanmıştır:
1. Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg). Bu test hepatit
B virüsü ile enfekte olup olmadığınızı anlamak
içindir.
2. Hepatit Be antijeni ve HBV-DNA testi, Bu kan
testleri hekime virüsün karaciğer içerisinde çoğalmaya
devam edip etmediğini gösterir. Hepatit B'e antijeni
bulunan kişiler bu antijenin bulunmadığı kişilerden
daha bulaştırıcıdır. Bu kişiler ayrıca süren akciğer
yıkımıyla ilgili daha büyük risk altındadır.
3. Hepatit B yüzey antikoru (AntiHBs). Bu kan testi
hepatit b 'ye yakalanmış , virüsten kurtulmuş ve
bağışıklık kazanmış bireylerde pozitiftir. Hepatit
b aşılamasının başarılı olduğu kişilerde de hepatit
B yüzey antikorunun pozitif bulunması bu kişilerin
bağışık olduğunu gösterir.
4. Karaciğer işlev testleri: Karaciğer enflamasyonu
ya da yıkımını gösteren kan testleridir. ALT düzeyi
oldukça iyi bir kılavuzdur. Diğer karaciğer işlev
testleri, hastada siroz bulunup bulunmadığının
anlaşılmasına yardımcı olur.
5. Karaciğer ultrasonografisi ya da sintigrafisi:
Bu testler işitilemeyen ses dalgaları aracılığıyla
hekimin karaciğeri görüntülemesini sağlar ve siroz
ya da karaciğer kanseri tanısına yardımcı olur.
6. Karaciğer biyopsisi. Bu işlem lokal anestezi
altında karaciğerin çok küçük bir parçasının çıkarılmasıdır
ve bazen karaciğer yıkımını değerlendirme amacıyla
kullanılır.
Tedavisi
var mı?
Karaciğer hasarı bulunmayan kronik hepatit B taşıyıcılarının
tedaviye gereksinimi yoktur.
Karaciğer hasarı varsa, hekim bir antiviral ilaç
olan interferon kullanmayı düşünebilir.Bu ilaç
tedaviye alınan hastaların yaklaşık %40'ında etkilidir.
Bazı yan etkileri yardı r ve tedavinin uzman denetiminde
yapılması gereklidir, İnterferon hepatit taşıyıcılarının
yalnızca küçük bir bölümünde uygulanır. Siroz gelişmiş
hastalarda ise çok etkili değildir.
Karaciğeri düzeltmek için başka ne yapılabilir?
Hepatit b taşıyıcıları normal sağlıklı bir beslenme
düzenine girmelidir. Alkol günde bir kadehi aşmayacak
şekilde en aza indirilmelidir. Hastalar kanla bulaşabilen
diğer virüslerle temastan kaçınmalıdırlar (örneğin
damar içi ilaç kullanmamalı ve korunmasız cinse!
ilişkiye girmemelidirler).
Hepatit
B'li hastaların tıbbi gözetim altında kalmaları
gerekli mi? Kronik hepatit b taşıyıcısı
olan, ancak karaciğer hasarı çok az olan
ya da olmayan (HBeAg negatif, fizik muayenesi
ve ALT düzeyi normal) kişiler yaklaşık
yılda ya da iki yılda bir hekim kontrolünden
geçmelidir. Bu hastalarda, özellikle Hepatit
B enfeksiyonu doğumda oluşmuşsa, karaciğer
hasarının sürme riski az da olsa vardır.
Hepatit B'ye bağlı karaciğer hasarı olduğu
düşünülen hastalar düzenli biçimde hekim
kontrolüne girmelidirler. Genellikle hekimler
her 6 ya da 12 ayda bir fizik muayene yapar
ve ALT düzeylerini görmek isterler. Hepatit
B'e antijeni pozitif hastalarda da karaciğer
hasarının sürme riski vardır ve bu kişilerin
en azından yılda bir kez hekimlerine kesinlikle
başvurmaları gerekir. Siroz gelişmiş hastalar
genellikle hekimlerinin yakın gözetimi
altında bulunmalıdır.Bazen düzenli ultrasonografi
incelemeleri ve alfa fetoprotein düzeylerinin
belirlenmesi istenebilir.
Hepatit
B'nin yayılmasın ı naşı l durdurabiliriz?
Hepatit B'nin yayılmasını önlemede en önemli
adım bulaşmaya açık bütün yakın temasta
olan bireylerin (aile bireyleri, cinsel
ilişkiye girilen kişiler) Hepatit B'ye
karşı aşılanmasıdır. Hepatit B'li hastalar
aşağıda sıralanan kurallara uymalıdırlar:
Kan, organ ya da herhangi bir dokunuzu
bağışlamayın. Kanınızın başkasının kanıyla
temasına izin vermeyin. Sağlık hizmetinizi
üstlenen görevlilere (diş hekimleri dahil)
hepatit B pozitif olduğunuzu söyleyin.
Sizinle aynı evde yaşayan ve henüz bağışıklığı
olmayan herkesin hepatit B'ye karşı aşılandığından
emin olun (yapılacak aşılama 6 ay içinde
üç enjeksiyonluk bir uygulamayı gerektirir).
Çocukların iz aşılanmalıdır. 2. Bebekler
doğumlarında pediyatrik dozda hepatit B
aşısıyla aşılanmalıdırlar. Ayrıca taşıyıcı
annelerden doğan bebeklere doğumu izleyen
en kısa sürede bir doz hepatit B immünglobülün
yapılmalıdır. Düzenli cinsel ilişkiye giren
kişiler aşılanmalıdır. Aşı takvimi tamamlanana
ve kan testleri bağışıklığın oluştuğunu
gösterene kadar cinsel ilişkinin güvenli
olmasına dikkat etmelisiniz. Günübirlik
cinsel ilişkilerde gerekli önlemleri alın.
Bu önlemler her ilişki sırasında kondorn
kullanılması ve travma ya da kan temasından
kaçınılması anlamına gelir. Bütün yara
ve kesikleri yeterince yalıtacak biçimde
sarın. Başka kişilerin eldivensiz olarak
yaralarınıza dokunmasına izin vermeyin
. Kan bulaşmış atı klan güvenli bir biçimde
imha edin. Kan damlayan yerleri çamaşır
suyuyla temizleyin. İlaç enjeksiyonunda
kullanılan iğne ve diğer malzemeleri başkalarıyla
paylaşmayın, işiniz kan ya da diğer vücut
sıvılarının başkalarına bulaşmasına neden
olabilecek özellikteyse (örneğin invazif
girişimlere katılan bir sağlık görevlisiyseniz)
sorumluluklarınızı dikkate almalı ve bir
danışman ya da hekimle başka iş olanaklarını
düşünmelisiniz.
Aşılama
konusunda ek bilgiler Hepatit B aşısı oldukça
güvenli ve koruyucudur. Aşılananların %
95'inden fazlasında iyi bir bağışı klik
sağlar. Yaşı ilerlemiş olanlara (50 yaşın
üzeri) iyi bir bağışıklık sağlama olasılığı
biraz daha düşüktür. Aşı genellikle 6 ay
içinde üç enjeksiyon halinde yapı lir.
Hepatit B'ye yakalanma riski yüksek olan
kişilerin son dozdan l ay sonra bağışı
k olup olmadıklarını öğrenmeleri için bir
kan testi yaptırmaları gerekir.
Kimler
hepatit B'ye karşı aşılanmalıdır?
Enfekte annelerin bebekleri (bütün gebe kadınlar
hepatit B taramasından geçirilmeli, bu yolla taşıyıcı
olduğu anlaşılan annelerin bebekleri hepatit B'ye
karşı aşılanmalıdır).
Kazayla hepatit B virüsüyle temas edenler. Sağlık
görevlileri.
Taşıyıcılarla ev içi aile içi ya da cinsel teması
olanlar.
Hayat kadınları Damar içi ilaç kullananlar.
Böbrek diyalizi uygulanan hastalar.
Zeka özürlülerine bakılan kurumlardaki hasta ve
görevliler.
Taşıyıcılık oranı yüksek etnik gruplarla teması
olan çocuklar (Asyalı, Afrikalı, Ortadoğu ve Güney
Amerikalı ülkelerinden olanlar).
Hemofili hastaları ve diğer multipl kan ya da kan
ürünü transfüzyonu yapılması gerekenler.
Mahkumlar ve gardiyanlar.
Hastalığın yaygın olduğu bölgelere seyahat edenler. |
|
|
|
Hekimlerin
hizmetleri arasında adli hekimlik görevleri
önemli yer tutar. Adli hekimlik görevleri
Tababet-i Adliye Kanunu, Sağlık Hizmetlerinin
Sosyalleştirilmesi Hakkındaki Kanun gibi
yasalarla ve Sağlık Bakanlığı genelgeleriyle
düzenlenmiştir. Genel anlamda adli hekimlik
görevlerini canlılarda ve ölülerde olmak
üzere ikiye ayırmak mümkündür.
Canlılarda
Türk Ceza Kanununun 530. Maddesi gereğince
ihbarda bulunmak ve adli rapor düzenlemek;
Ölülerde ise Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda
79-83. Maddelerde ayrıntılarıyla belirtilen
ölü muayenesi, otopsi ve feth-i kabir işlemleri
hekimlerin adli görevlerini oluşturur.
Hekimlerden cezai ve hukuki ehliyet , farik
ve mümeyyizlik, yaş tayini, kızlık ve livata
muayenesi gibi birçok değişik konu hakkında
raporlar istenebilmekle birlikte günlük
uygulamalarda en çok darp, trafik kazası,
ateşli silah ve kesici delici alet yaralanmaları,
iş kazası, yanık, zehirlenme gibi adli
olaylarla ilgili olarak kişilerin hayati
tehlike geçirip geçirmedikleri ve mutad
iştigalden kalma süreleri sorulmaktadır.
Travma
sonucunda doğrudan bu travma ile derhal
veya kısa süre içerisinde kişinin vücudunda
ölüme yol açabilecek nitelikte lezyonların
oluşması "hayati tehlike" olarak
tanımlanır. Dolayısıyla hekim öncelikle
kişiyi ayrıntılı şekilde muayene etmeli,
gerekli gördüğü tanı yöntemlerini (laboratuvar,
radyolojik incelemeler) ve konsültasyonları
yaptırmalı, travma ile bağlantılı lezyonları
saptamalıdır. Hayati tehlike etyolojiye
, olasılık ya da sübjektif yakınmalara
göre değil objektif bulgulara dayanmalıdır.
Hayati tehlikenin kısa veya uzun süreli
olması, mutlaka ölüm ya da koma gibi ağır
sonuçların ortaya çıkması gerekli değildir.
Tedavide
ihmal, yanlışlık ve komplikasyonlar hayati
tehlike kavramı içerisinde değerlendirilmez.
Adli Tıp uygulamasında kafatası kemik kırıkları,
beyin, iç organ, büyük damar ve medulla
spinalis yaralanmaları, dolaşım, solunum
ve sinir sistemlerinde müdaheleyi gerektiren
zehirlenmeler gibi birçok lezyon hayati
tehlike kriterleri arasında yer alır. Mutad
iştigalden kalma süresi (adli şifa) kişinin
günlük, olağan, alışılmış aktivitelerini
yapamama süresidir. Genellikle iş ve güçten
kalma süresi olarak sorulan mutad iştigalden
kalma süresinin saptanmasında yaş, cinsiyet,
meslek gibi faktörlerin önemi olmayıp tek
kriter, kişide tesbit edilen lezyondur.
Birden fazla lezyon saptandığında süre
olarak en uzun gün rapora yazılır. Gerek
hayati tehlike kriterleri, gerekse mutad
iştigalden kalma süreleri adli tıp uygulamalarında
kullanılan listelerden yararlanılarak belirlenmeli
ve gerekçeli biçimde raporda belirtilmelidir.
Hekimlerimizin cezai ve hukuki sorumluluklarını
bilerek adli hekimlik görevlerini tam ve
kusursuz yerine getirmeleri yüce adaletin
gerçekleşmesinde en önemli unsurlardan
biridir. Bu nedenle hekimlerimizin adli
hekimlik görevleri ile ilgili bilgilerinin
artırılması ve yenilenmesi amacıyla meslek
içi eğitimlerin periyodik olarak yapılması
gerekmektedir. |
|
|
|